Gucci Farkı…

Ama bu nasıl güzel bir elbise böyle ya, saç makyaj da cabası, bayıldım doğrusu…

 

 

Read Users' Comments (0)

Bilgisayar insanoğlunu neden yenemiyor?

Yazının başlığına bakıp da ne saçmalıyor bu diye düşünebilirsiniz. Bilgisayarın insanoğlunu yendiği birçok alan var elbette ancak henüz programcılar go oyununda elle tutulur bir başarı sağlayabilmiş değil. İlham geldi uzun uzun yazayım dedim, enteresan bir yazı olduğunu düşünüyorum, umarım okurken sıkılmazsınız.

Ortaokul yıllarından beri bilgisayarda çok fazla oyun oynadım, hala oynuyorum, üniversite yıllarında da hasbelkader programlama ile uğraştım, dönem dönem lazım oluyor yine uğraşıyorum, meslek hayatımda ise statik analiz programları ile oldukça iç içeyim. Go için bir program yazmaya veya yazılan bir programı anlamaya çalışmadım ama bilgisayarın işleyişini temel bazda anlayabildiğimi düşünüyorum.

Biliyorsunuz ki, bilgisayar insan hayatını ciddi anlamda kolaylaştıran ve çok zaman kazandıran bir alet. Ancak benim deyimimle aynı zamanda aptal da bir alet, siz ona ne verirseniz onu işliyor haliyle. Unutmayın ki bilgisayarın yorumlama yeteneği yok, bu yüzden ulaşmak istediğiniz noktaya nasıl ulaşacağınızı bilmiyorsanız, hangi bilgileri (data, veri ne derseniz) kullanacaksa bunları önceden bilgisayara vermiyorsanız amiyane tabirle apışıp kalıyor alet. Asla varsaymıyor, herhalde bunu demek istemiştir, internetten bulayım da eksik olan veriyi tamamlayayım demiyor.

Lakin bunlar azıcık bilgisi olan herkesin zaten bildiği kısım veya işin matematiği diyelim. Çözülemeyen nokta bu değil elbette. Go oyununun kurallarını tanıtıp sizinle oynayacak düzeye getirmek hiç sorun olmadı, tek bir cevabı olan basit veya zor problemleri çözdürmek de sorun olmadı, sorun gerçek oyunda profesyonel bir go oyuncusundan daha güçlü olduğunu kanıtlamak.

Peki, bu neden zor? Bilgisayarda eksik olan nedir?

NFS (Need for Speed) ilk çıktığı zamanlarda deli gibi oynarken zorluk derecesi en düşükte olunca bilgisayarı yenmek çocuk oyuncağıydı, zorluk derecesini artırınca ise ufacık bir hata bile yapsanız bilgisayar sizi geçiyor. Yolun iki yanında köprü ayağı olan, sadece arabanın geçebileceği kadar dar bir yolda, sol taraf uçurumken o iki ayağın arasından geçmeden önce tedirgin olduğumu ve heyecanlandığımı çok iyi hatırlıyorum, bunun haksızlık olduğunu düşündüğümü de hatırlıyorum. Çünkü bilgisayar heyecanlanmıyordu, eğer siz ona çarpmazsanız oradan hiç hız kesmeden tam gaz geçip gider, sonrasındaki virajda ise gerekli hıza düşerek sorunsuzca yoluna devam edebilir. Ne köprü ayaklarına çarpma korkusu ne de uçuruma düşme endişesi var sonuçta. Bu, başarılı olmak için büyük bir artı olabilir ama go oyununda korkularınız, endişeleriniz, heyecanınız ya da genel anlamıyla duygularınız yoksa bu bir eksikliktir.

Programlama hatayı affetmeyen bir konudur bilgisayar için. Noktalı virgül yerine normal virgül koyduysanız size sonuç vermez. Bir tırnak işaretini unutursanız işin içinden çıkamazsınız bazen. Matematiği ne kadar iyi bilirseniz bilin programa + yerine – koyarsanız bilgisayar her şeyi yanlış hesaplar. Go oyununda ise bazen öyle bir nokta olur ki rakibinizin basit bir hata yaptığınızı düşünmesini istersiniz. Bazen de bilerek hata yapmak ister canınız, sırf sonucunu görmek veya sırf içinizdeki ses öyle dediği için. Sonucunda rakibiniz aç gözlü davranıp hatayı size pahalıya ödetmek isteyecektir belki, üstünüze gelebilir veya hatanızı fark edip kazandığını düşünerek rehavete kapılabilir veya işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünerek evhama kapılabilir. Tüm bu duygular size oyunu kazandırabilecek kadar tehlikelidir aslında, oyunun kaderini değiştirebilecek kadar büyüktür. Bilgisayara bile bile hata yap diyemezsiniz. O her şeyi hesaplayarak karşısındakinin her halükarda doğruyu yapacağını düşünerek hep en doğrusunu arar. Bilgisayara karşı oynarken bilerek hata yapmak size pahalıya patlayacaktır şüphesiz ama bilgisayar size karşı bu güçlü silahı kullanmaktan acizdir, bilgisayar basit bir problemde hata yapmaz ve siz bilirsiniz ki işin içinde bir bit yeniği yok, içiniz rahat o bölgeye kafa yormaya devam edebilirsiniz.

Go programlarının nasıl çalıştığını çok iyi bilmediğim için bu paragrafta yazdıklarımdan pek de emin değilim aslında, yine de kafamdakileri yazmak istiyorum. Hani en başta dedim ya siz ne verirseniz bilgisayar onu işler diye. Go oyununda tahta boş olduğu için siz ona data verirsiniz o da işler. Oyun başında çok az data olduğu için bilgisayarın strateji kurması, önceden kendisine bildirilen açılışlarla kısıtlıdır. Bir nevi ezberci çocuk gibi davranmak zorundadır. Halbuki iyi bir go oyuncusu için oyunun başı çok çok çok önemlidir. Strateji kurma aşamasına gelen go oyuncularına öğretilen ilk şeylerden biri olan ve kabaca hamle önceliği, oyunu kontrol etme veya yönlendirme gibi anlamlandırılabilecek “sente” kavramının psikolojik etkileri bilgisayara öğretilemez. Bilgisayar sizinle psikolojik bir savaşa giremeyeceği için özellikle oyun başında pek de öyle beklenmedik hamlelerle karşılaşmayacaksınızdır. Bir oyuncu oyun başında alışılagelmiş hamlelerin dışında bir yol izlerse bu bilgisayar için bir alarm değildir sanıyorum. Bilgisayarın hamle kütüphanesine bunlar normal hamle bunların dışındakiler alışılagelmişin dışında hamle, bak bunlara dikkat et diyebileceğinizi zannetmiyorum açıkçası. Uzun lafın kısası profesyonel bir go oyuncusu, bilgisayar ile oynarken makinenin izlediği yolu, zinciri kırarak, oyunu istediği gibi yönlendirmektedir diye düşünüyorum.

Tüm bunları toparlarsak iki insan oynarken tahtada sadece matematik değil, psikoloji de çok önemlidir. Daha önce hiç go oynamamış ve hatta hiç ciddi bir maç yapmamış kişilerin bu dediğimi anlayabileceğini sanmıyorum ama go matematiğin ve mantığın çok ötesinde bir oyun.

Selçuk Erdem

Bir robot asla bir insanın piyano çalarken büründüğü ruh haline bürünerek o enerjiyi size verememektedir. Kimse bir robotun kusursuz bir şekilde notalara bastığını görmek için para verip de konsere gitmez. Onun adı konser değil teknoloji gösterisi olur. İşte bu yüzden insanın yaptığı şaheser olurken bilgisayarın yaptığı basit kalmaktadır ve işte bu yüzden bilgisayar insanoğlunu yenememektedir (henüz).

Read Users' Comments (0)

Budapeşte’den Selamlar…

Şu sıralar iş seyahati için Budapeşte’deyim, bir süredir gelip gidiyorum buralara, yakın çevrem bu şehre nasıl aşık olduğumu fazlasıyla öğrendi :))

Siz de bilin istedim, hatta siz de beğenin de gelin istedim… O yüzden altta, Parlamento binasının, Castle Hill’in ve Chain Bridge’in aynı karede olduğu bu fotoğrafı gönderiyorum… Nasıl, şahane değil mi?

Read Users' Comments (0)

Pollo Caldo

Geçen gün Home TV’de Jamie’yi izlerken basit bir yemek tarifine denk geldim, evdeki malzemelere göre biraz değiştirip kendimize uyarladık. Yapması çok basit ve çok lezzetli olan bu yemeği sizlerle de paylaşalım istedik.

Bildiğiniz gibi biz ekmeğimizi kendimiz yaptığımız için genellikle uzun süre bayatlamıyor aslında, ama yılbaşındaki kalabalık sofradan sonra biraz süre uzayınca ekmek bayatlamaya başlamıştı. Televizyondaki tarifte ekmek olmamasına rağmen bu yemeğe çok yakışacağını tahmin ederek çocukluğumuzdaki sahte kebaba benzer bir fikir geldi aklıma. Daha fazla uzatmadan tarife geçiyorum…

 

Malzemeler:

-          2 adet domates

-          1 orta boy soğan

-          1 diş sarımsak

-          1 kaşık biber salçası

-          1,5 bardak su

-          Ekmek (tercihen bayatlamak üzere olan)

-          3 adet tavukgöğsü

-          2 adet yumurta

-          Galeta unu

-          Mozarella Peyniri

-          Biberiye

-          Tuz, baharat, yağ vb.

 

Yapılışı:

Çoğu yemekte olduğu gibi burada da küçük küçük doğranmış soğanı ve sarımsağı tercihinize göre tereyağında veya zeytinyağında kavurarak işe başlıyoruz. Biz bruchetta için kullandığımız baharatı kullanacağımız için ayrıca sarımsak katmadık.

Kışın domatesin pek tadı olmuyor biliyorsunuz ama yazın annelerin hazırladığı rendelenmiş domates kavanozları tam anlamıyla hayat kurtarıcı oluyor. Eğer yazdan kalma domatesiniz yoksa iki adet domatesi kabuklarını soyduktan sonra rendeleyerek tavaya ilave ediyoruz.  Biber salçasını da ilave edip bir iki çevirdikten sonra damak tadınıza göre tuz ve baharat ilave ediyorsunuz.

Elinizin altında pencere önünde falan yetiştirdiğiniz biberiye varsa küçük bir parça tavaya atıyorsunuz. Son olarak da su ilave ederek biraz koyulaşana kadar iyice pişiriyorsunuz. Biberiye ile domatesin uyumu mükemmel olduğu için bu yemeğin olmazsa olmazlarından diyebilirim, yemeğin bütün lezzeti aslında bu sosta gizli oluyor.

Domates sosumuz pişerken bir yandan fırına girebilecek kabınızın tabanını tamamen kaplayacak kadar ekmeği küp küp doğrayarak uygun bir tavada hafifçe ısıtın. Biz genellikle tam buğday ekmeği yaptığımız için sosla karışınca kıvamı çok güzel oldu ama bakkaldan alınan beyaz ekmeklerin de iş göreceğinden eminim.

Boş tavada ısıttığımız ekmekleri kabın tabanına yerleştiriyoruz;

Biz iki kişi aynı anda çalıştığımız için aynı anda tavukları da hazırlayabildik, siz artık hangi aşamada yaparsınız bilmiyorum :) Kasaba ince ince kestirdiğim tavukgöğüslerini önce bir kapta çırptığım yumurtaya ardından galeta ununa batırarak klasik bir şinitzel hazırlığı yapıyorum. Bir yandan domates sosu pişerken diğer bir tavada da tavukları zeytinyağı ile kızartıyoruz.

Domates sosu hazır olunca sıcağı sıcağına ekmeklerin üzerine döküyoruz. Dökmeden önce biberiyeyi çıkartmayı unutmayın tabi. Mümkün olduğunca eşit dökmeye çalışın ama sos yeterli olmazsa veya eşit dağıtamazsanız bir kaşık yardımıyla karıştırarak iyice karıştırın. Yemek bu haliyle bile yeterince güzel ve yenilebilir oldu zaten ama biz devam ediyoruz.

Tavada kızarttığımız tavukgöğüslerini ince şeritler halinde keserek tamamını kaplayacak şekilde yerleştirdik, isterseniz bütün de koyabilirsiniz ama yemesi zor olacaktır diye düşünüyorum.

Son olarak da kalınca kestiğim mozarella peynirlerini ilave ederek önceden 180 derecede ısıtılmış fırına atıyoruz. Bütün malzemeler zaten piştiği için peynirler eriyinceye ve hafifçe kızarıncaya kadar 15 dakika kadar tutmak yeterli oluyor.

 

Sonrasında da afiyetle yemek kalıyor geriye, dikkat edin aceleden sıcak sıcak yemeğe kalkınca diliniz yanmasın çünkü bu görüntüye ve kokuya dayanmak oldukça güç.

Bu arada Pollo Caldo İtalyancada Sıcak Tavuk anlamına geliyor, düşündük düşündük anca bunu bulduk isim olarak… Bon appetit…

Read Users' Comments (2)

The Skin I live In…

Yeni bir Almodovar filmi… Biz keyifle izledik, meraklısına duyurulur…

Read Users' Comments (0)