Kelebek uzun yıllar yaz tatillerinde Çeşme’ye gitmiş birçok kez, anlata anlata bitiremezdi, bir de beraber gidelim dedik ve Alaçatı’daki Cadde 75 isimli otele yerleştik. İtiraf ediyorum Ölüdeniz’in taşlı sahilinden sonra Çeşme plajları ilaç gibi geldi kesinlikle. Alaçatı denizi rüzgarlı ve dalgalı olmasıyla meşhur olduğu için orada denize gimek yerine sörfçülerin fotoğrafını çekmeye gittik bir gün, aşağıdaki fotoğraflardan anlaycağınız gibi elimiz boş döndük oradan. Çeşme’de denize girmek için ise çok fazla alternatif bulunuyor, Pırlanta, Altınkum, Aya Yorgi, Ilıca ve benim bilmediğim diğerleri.
Çeşme’nin merkezinden 15 dakika uzaklıkta bir yol ayrımına geliyorsunuz sağa giderseniz Pırlanta sola giderseniz Altınkum sahillerine çıkıyor yol. Eğer bir taraf dalgalıysa diğeri tam tersi sakin olurmuş tecrübelere göre ve bilenler bilir deniz dalgalıysa nispeten daha sıcak olur genellikle. Pırlanta’da plaja girmek için bir para ödemiyorsunuz, aracınızı yolun kenarına park edip şezlong ve şemsiye kiralayabilir veya kumlara yayılabilirsiniz. Yiyecek ve içecek için de minik bir cafe oldukça yeterli imkanlara sahip. Altınkum ise tabiri caizse parsellenmiş durumda. Giriş ücreti kişi başı 5TL ile 25TL arasında değişiyor, ayrıca otopark için de ücret ödemeniz gerekebilir, en iyisi pişman olmamak için girmeden önce iyice sorup öğrenin fiyatları.
Diğer plaj alternatiflerini geçip biraz Çeşme’den bahsetmek istiyorum. Kelebek diyor ki son 4-5 senede çok değişmiş oralar, oldukça gelişmiş. Bu değişimde de yeni yapılıp bu yıl faaliyete geçen Marina’nın payı büyük diyorlar. Yat limanının olduğu yere oldukça uzun bir mesafe boyunca onlarca mekan inşa edilmiş, hepsi de son derece nezih gözüküyor, son akşamımızda bir yürüyüş yapıp önlerinden geçince keşke daha önce gelip biraz daha fazla zaman geçirseymişiz diye hayıflandık. Çeşme’nin çarşısı oldukça büyük diyebiliriz, dolaşmak keyifli ama özellikle ziyaret etmeniz gereken bir yer var: Rumeli Pastanesi. Çeşme’nin meşhur sakız macununu başka bir yerde bulmak biraz zor o yüzden bir kavanoz alabilirsiniz. Sevenler için sakızlı Türk Kahvesi almanızı da öneriyoruz, öyle sakız aroması yok içinde bildiğiniz sakız parçaları geliyor insanın ağzına içerken. Oraya kadar gitmişken sakızlı dondurma yemeden de olmaz tabii, şöyle büyükçe karışık bir dondurma alıp afiyetle yemek lazım.
Gelelim Alaçatı’ya; son zamanlarda oldukça meşhur bir yer oldu bu taş evli, taş yollu minik kasaba. Çarşıyı gezerken ününü hak ettiğini fark etmek için çok fazla yer görmüş olmaya gerek yok. Her yerde butik oteller, kaliteli lokantalar, özel tasarım kıyafet ve takıların olduğu dükkanlar, antikacılar, sanatkarlar görüyorsunuz. Adına “özel tasarım” denildiğinde fiyatlar biraz abartıyor tabii, gözünüz açık olsun kazıklanmayın sakın. Yemekler de fiyat olarak biraz ortalamanın üzerinde haliyle, tedbirli olun derim.
Biraz gözünüzü korkuttum sanırım ama Alaçatı’da ziyaret ettiğimiz birkaç mekandan bahsetmeden yazıyı bitirmeyeceğim.
İlk restoranımız Tapu. Ara sokaklarda kaldığından bulmak için biraz aramanız lazım, Cami’ye yakın ama çarşıya doğru değil, terse gitmeniz lazım diye tarif edeyim kısaca. Kapıda işini çok güzel yapan bir şef garson ve alışılmışın dışında bir menü karşılıyor sizi beyazlar içindeki bu güzel mekanda. Akdeniz mutfağından farklı lezzetleri enteresan isimlerle sunuyor Tapu. Çok aç değildik o yüzden aperatiflerden bir şeyler söyledik ama hepsi de son derece başarılıydı. İlk puanlamada bizden 8/10 Kelebek Puanı alan Tapu, son derece kibar bir bey olan işletmecisinin masamıza gelmesiyle biraz daha değerlendi gözümüzde. Tatlı menüsünü kahvelerimizi içtikten sonra istemek aklımıza geldi, görünce pişman olduk bu kadar tok olduğumuza. Sırf tatlılardan tatmak için yeniden gitmeyi planlamıştık ama ayarlamayadık bir türlü, siz aynı hatayı yapmayın sakın, tatlı menüsüne önceden göz atın.
İkinci restoranımız ise Tuval, bir şubesini Çeşme Marina’da da gördüğümüz Tuval’de bir gece önce dolaşırken gördüğümüz fajitanın tadına baktık ve çok memnun kaldık. Dekoruyla ve hizmet kalitesiyle uğranılması gereken bir yer olduğunu düşünüyoruz. Önünden geçip geçip o kadar dikkatimizi çekmesine rağmen içeri girmeye fırsat bulamadığımız bir diğer yer de Kırmızı Ardıç Kuşu idi, bir sonraki sefere umarım...
Son olarak, yaptığı waffle ortalamanın çok üstünde olmasa da Kelebek’e özel yaptığı bol naneli, buzlu limoata ile gönlümüzü çalan “Sakızz Waffle House” adlı küçük yerde tatlı bir kaçamak yapmanızı önererek bu yazıyı da bitirmek istiyorum, herkese zaman ayırıp okuduğu için çok teşekkür ederim, şimdi çektiğimiz fotoğrafların tadını çıkartabilirsiniz (umarım)...
|