Kategori: Dizi

The Big C

Boş vakit bulunca uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü vakit ayırıp da yazamadığım bir yazıyı ekleyeyim dedim hazır İtalya fotoğraflarının ayıklanmaya ihtiyacı varken. The Big C (Büyük (K)anser) kansere yakalanan bir öğretmen olan Cathy (Laura Linney)’nin hastalığıyla birlikte tüm hayatı kabullenişini ve kendine has mücadelesini anlatan harika bir yapım.

İkinci sezonu yakın zamanda -çok etkileyici bir şekilde- biten dizi; performansıyla bu yıl Golden Globe kazanan Laura Linney’in üzerine kurulu olsa da takip etmeye değer bulduğum diğer dizilerdeki gibi tüm ana karakterler ayrı birer eğlence kaynağı. Tek çocuk annesi Cathy’nin sevgi dolu eşi Paul (Oliver Platt), öğrendiği andan itibaren sürekli Cathy’nin yanında ve her türlü mücadelede sonuna kadar yardımcı oluyor, ilk sezon nasıldı çok iyi hatırlamıyorum ama oğulları Adam (Gabriel Basso) ise ikinci sezonda asi liseli genç modundaydı.

Asıl bomba karakter ise Cathy’nin kardeşi Sean (John Benjamin Hickey). Cathy’nin tüm ısrarlarına ve desteğine rağmen sisteme duyduğu büyük tepkiden –aslında deli olmasından- dolayı evsiz bir yaşamı tercih eden Sean çöplükte bulduklarıyla yaşamını idame ettiriyor. Kendine özgü düşünce tarzı, mantığı, birçoğunda dibine kadar haklı olduğu fikirleriyle bir komedi dizisinden beklenen “topluma mesaj” kaygısını da ortadan kaldırdığını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Kelebek’e sormadım ama benim favori karakterim kesinlikle Sean…

Her zamanki gibi diğer karakterleri sizin keşfinize bırakıp sonuca geçiyorum. Biliyorsunuz bizim diziler net 90 dakika, The Big C ise 30 dakika, yanlış anlamayın jeneriğiyle, önceki bölümde ne odlusuyla, bir sonraki bölümde ne olacağıyla birlikte bu kadar tutuyor. Resmen tadı damağınızda kalıyor, şiddetle tavsiye ettiğimiz 3. dizimiz olan The Big C’yi komedi dizisi sanarak sürekli güleceğinizi zannetmeyin, her ihtimale karşı izlerken yanınızda mendil bulundurmalısınız, uyarmadı demeyin.

Glee

Yine bilinmedik bir kelimeyle başlıyorum yazıya kusura bakmayın. Amerikan Fox televisyonunun bir dizisi olan “Glee” İngilizce’de “sevinç, keyif” anlamı taşısa da “Çok sesli şarkı” olarak da çevrilebilir, bu yazıda bizi ilgilendiren de ikinci anlamı. Amerika’daki liselerde glee kulüpleri ve ulusal yarışmaları oldukça ünlü(ymüş) anladığım kadarıyla. En azından bir dönem Amerikan Futbolu ve Ponpon kızlar kadar popüler olduğundan bahsediliyor. Ancak günümüzde bu kulüplere katılan öğrencilerle sürekli olarak alay ediliyor.

Glee de bu konu üzerine kurulmuş, içeriği zayıf ama gösterileri müthiş, çok eğlenceli karakterleri olan oldukça başarılı bir dizi. Kendi mezun olduğu okula İspanyolca öğretmeni olarak gelen Will Schuester (Matthew Morrison) eskiden mensubu olduğu Glee Klübünü (New Directions) yeniden canlandırmak için kolları sıvamasıyla başlıyor ilk bölüm. Yetenekli öğrencilerin birer birer kulübe katılmasıyla giderek yükselen bir grafik yakalasalar da ikinci sezon olmasına rağmen henüz kaybedenler kulübü olmaktak kurtulamadılar, önümüzdeki bölümlerde de pek popüler çocuklar olacağa benzemiyorlar doğrusu, bence senaristler duygu sömürüsüne devam edecek, göreceğiz bakalım…

Bahsetmeden geçilemeyecek bazı karakterlerden ilki elbette ki okuldaki ponpon kızların (Cheerios) koçu olan Sue Sylvester (Jane Lynch). Sürekli eşofmanla karşımıza çıkan Sue, Will ve Glee kulübünün baş düşmanı olmasının yanında okulun parasını kendi kulübü için harcayan, son derece bencil, hırslı, kendini beğenmiş (kendine tapan demek daha doğru) ve taş kalpli bir karakter. Planladığı entrikalar, kazanma hırsı ve diğer herkesi yerin dibinde görme isteğiyle birleşince çok uç noktalara varıyor ama ben burda ne kadar yazarsam yazayım tanımak için izlemeniz gerekiyor sanırım.

İkinci karakter ilk sezonda daha aktif rol alan Kurt (Chris Colfer). Okulun tek (bilinen) gay öğrencisi olması sebebiyle zaten ezilmekte olan Kurt bir de Glee kulübüne girince üzerindeki baskılar hepten artıyor. Başarılı performansıyla bu yıl Golden Globe da alan Chris favori karakterleriniz arasına girecektir kesin.

Dizinin baş rolü statüsündeki Will ve Rachel (Lea Michele) bu kalabalık kadrodan sıyrılıp da pek “baş rol” gibi olamıyorlar bence zaten öyle bir beklenti de yoktur sanırım ekipte. Yine de Rachel’in tek başına söylediği şarkıların fazlalığından ben memnun değilim, grup performansları her zaman çok daha keyifli. Her hafta sahnelenen kareografi, sahne düzeni, kostümler öyle başarılı ki insan böyle bir tempoyu nasıl yakalayabildiklerine şaşırıyor gerçekten.

Diğer karakterleri sizin keşfinize bırakıyorum efendim, birçoğunun geçmiş hikayeleri (background) düşünülmüş, okul ve glee kulübü haricindeki yaşantılarından kareler izliyoruz dönem dönem. İşin içinde tabii ki aşk meşk de var oldukça ama benim diziyi izleme amacım artık müzikal performanslar desem pek yalan olmaz.

Dizi için müzikal – drama – komedi sınıflandırması yapabiliriz ama müzikallerden hoşlanmayan arkadaşlar sakın uzak durmasın en az bir iki bölüm şans tanısın Glee’ye zaten sonuçta müzikallerdeki gibi notayla konuşmuyor insanlar yeni/eski popüler şarkıları oldukça başarılı bir performansla sergiliyorlar. Hele son izlediğim bölümde (S02E11) bir thriller şovu vardı ki tadından yenmez :) İnanın bana izlediğinize pişman olmayacaksınız :)

Şu aralar ikinci sezonu yayınlanan dizinin şimdiden büyük bir hayran kitlesi oluşmuş durumda. Dizi ekibi “Gleek Tour” isimli bir turne ile şovlarını Amerika’da sergiliyor (ah keşke buralara gelse de izlesek). Dizi en iyi komedi veya müzikal dalında Golden Globe aldı, Golden Globe’da daha birçok adaylığın yanında Sue rolündeki Jane Lynch en iyi yardımcı kadın oyuncu, Kurt rolündeki Chris Colfer ise en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini de aldılar. Ödülü aldığına kendisi de çok şaşıran 17 yaşındaki Chris için çok sevindiğimizi de belirtmek ister bu yazımı da böylelikle bitiririm.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

Modern Family

Uzun zamandır aklımda olan bir yazıyla yeni bir bölüm de açmış oluyorum sitemize. TV Dizileri!

Modern Family

Bu aralar izlerken en çok keyif aldığımız komedi dizisiyle başlamak istedim bu bölüme; Modern Family.

Amerikan ABC Televizyonu tarafından yayınlanan dizi yirmi dakikalık bölümlerden oluşuyor.  Bu kadar kısa olunca izlemeye hiç üşenmiyorsunuz, iki arada bir derede izleyebiliyorsunuz ve tadı da damağınızda kalıyor.

Dizi adını Los Angeles’da yaşayan bir baba ve iki çocuğuna ait üç farklı aileden alıyor. Baba rolünde oynayan Jay (Ed O’Neill nam-ı diğer Al Bundy) iki çocuğu olduktan sonra boşanarak kendinden çok genç olan Gloria (Sofía Vergara) ile evlenmiş, Gloria’nın ilk evliliğinden oğlu Manny (Rico Rodriguez) ile para içinde yüzen bir hayat sürüyorlar. Jay’in kızı Claire (Julie Bowen) Phil Dunphy (Ty Burrell) ile evli ve üç çocukları var. Jay’in gay oğlu Mitchell (Jesse Tyler Ferguson) ise partneri Cameron (Eric Stonestreet) ile yaşamakta.

Soy Ağacı

Tüm karakterleri üzerinde özenle çalışıldığı belli olan dizinin ilk bölümü Mitch ve Cam’in Vietnamlı bir bebeği evlat edinmeleri ile başlıyor. Diğer iki aileye oranla daha normal gözüken (!) Dunphy’ler ise şahsına münhasır karakterleri ile sürekli güldürüyorlar. Uzun süre beynimizde ayakkabı satıcılığı yapan beş parasız Al Bundy olarak yer eden Ed O’Neill lüks içindeki yaşantısında oldukça pozitif ve umursamaz bir karakterde. Eşi Gloria rolündeki Sofia Vergara ise abartılı şivesi, gürültülü ve şaşaalı oyunculuğuyla övgüyü hak ediyor gerçekten. Kelebek’le ikimizin favori karakteri ise büyümüş de küçülmüş bir ortaokul öğrencisi olan Manny. Üvey kardeşi iki çocuk annesi Claire ile evlilik ve çocuklar üzerine konuşurken, bir yandan kahve yudumlaması başlı başına komik bir sahne oluyor zaten.

Özetlemek gerekirse abartısı tadında bırakılmış baskın karakterlerin üzerine kurulmuş bir komedi dizisi olan Modern Family’i takip edilmeye değer buluyoruz. En son ikinci sezonun 12. Bölümü yayınlanan dizi şimdiye kadar 6 kez Emmy ödülü kazandı.

Aile Fotoğrafı