Prag

Selamlar sevgiler,

Kuzenlerle yapılan planlar sonucunda 21-24 Temmuz 2015 tarihinde bir Prag gezisinde karar kılmıştık. Her zaman olduğu gibi mümkün olduğunca faydalı bilgiler paylaşmaya ve Prag deneyimimizi size aktarmaya çalışacağım.

Bu sefer otel konusunu kelebek üstlendi, iyi ki de o üstlenmiş bize harika bir otel buldu. Booking ve TripAdvisor sitelerinden faydalanarak artık klasikleşen taktiğimiz olan şehir merkezine yakın 3 yıldızlı oteller arasından Motel One Prague adlı otelde karar kıldık. Otel son derece modern dizayn edilmiş, oda büyüklüğü yeterli, banyo yatak çarşaflar vb. temiz, personel güler yüzlü. Yani minimum şartların hiçbirinde sorun yok. Bunların haricinde ekstramız wi-fi bağlantısının otelin her yerinde ücretsiz ve kaliteli olmasıydı, odanın klima sistemi de başarılıydı, rahat ettik.

Kahvaltı otel fiyatına dahil değildi, otelde uyandığımız ilk gün aşağı kahvaltı salonuna inip kahvaltıya bir göz attıktan sonra orada yemeğe karar verdik. Fazladan €9,50 bir fiyat ödedik kişi başı ancak yurt dışında kaldığımız birçok otele göre oldukça başarılı bir açık büfe kahvaltısı vardı.

Otelle ilgili ufak tefek eksilerine gelirsek de otel odasında minibar ve kasa yok, kapalı bir elbise dolabı yok, yatağın arkasındaki bölüme ve girişe askılık yapılmış, işimizi gördü diyebiliriz, banyoda el yıkamak için sabun yerine minik şişelerdeki duş jeli vardı, resepsiyondaki bayanlardan birinin (bizi karşılayan) İngilizce’si pek iyi değildi sanırım kahvaltı alırken falan oda numaralarını yanlış yazdığını hissettim, sorun etmedim her şey peşin ödendiği için. Çıkış yaparken aracımızın otopark ücretini ödememiz gerektiğini söyledi bir başka resepsiyonist, kibarca arabamız olmadığını anlatınca hiç sorun olmadı. Tabii ki de bu saydıklarımın hiçbiri problem edilecek şeyler değil, fiyat/performans düzeyi çok iyi, kesinlikle tavsiye olunur.

Para bozdurma endişesi… Benim yazdığım bu yazıya gelene kadar başka yazılar okuduysanız Çek Cumhuriyeti’nin para biriminin Euro olmadığını öğrenmişsinizdir, Koruna (CZK) kullanılıyor. Prag ile ilgili yazılmış gezi yazılarına bakarsanız para bozdurma konusunda o kadar panik oluyorsunuz ki sanki bütün yatırımınızı borsada bir firmaya yatırmışsınız da her an batabilirmiş hissi kaplıyor içinizi. Biz de havaalanına iner inmez henüz pasaport kontrolünden bile geçmemişken döviz büroları görünce ne yapalım, ne kadardan bozduralım, burada komisyon alıyorlar mı diye iki üç yere baktık.

Havaalanındaki döviz büroları kurtluk peşindeymiş meğer, para bozdurmak için gittiğinizde çok iyi oranlar verdiklerini çıkınca çok daha fazla komisyon ödeyeceğinizi anlatıp, €600 üzerinde komisyon almayacaklarını falan söylüyorlar. Kanmayın efendim, şehir merkezinde her yerde oranlar birbirine oldukça yakın alım-satım fiyatları açıkça belirtilmiş ve ne kadar az bozdursanız da komisyon ücreti yok. Gitmeden oranlara bakmıştım, 1€=27CZK civarındaydı, Havaalanında €1=24CZK +%5 komisyon. Şehir merkezinde otele sorduğumuzda bizi bir büroya yönlendirdiler, selamımızı söyleyin güzel bir oran verirler dediler 1€=26.7CZK komisyonsuz olarak bozdurduk. Biraz çingene pazarlığı yaptım bozdurmadan önce otelin adını verip falan ama işe yaramadı, liste fiyatı neyse ondan bozdurduk. Çok kısa bir genel kültür bilgisi vereyim bir döviz bürosunda aynı para birimlerine ait alım-satım oranlarına baktığınızda arada büyük bir fark varsa başka bir yere bakmanızda fayda var demektir.

Türk Lirası’ndan Çek Koruna’sına döviz bozduramayacağımızı okuduğumuzdan elimizdeki Euroları CZK yaptıktan sonra tam doğru olmasa da Prag seyahati boyunca 1TL=10CZK gibi pratik bir hesap yaptık, böylece kafamız çok rahat etti.

Ulaşım konusuna gelince, yola çıkmadan önce yaptığım kısa araştırmalarda herkes şehrin gezilecek yerlerinin birbirine çok yakın olduğundan bahsettiği için şehir içi ulaşımı pek kafama takmadım. İnternet üzerinden çok sağlıklı bilgilere ulaşamadığımı düşündüğüm için havaalanından otelimize ulaşma konusuna kesin karar verememiştim. Uçaktan inip sorunsuz bir şekilde tourist information’a ulaştığımızda otelimizin adresini gösterip nasıl ulaşabileceğimi sordum. Airport Express otobüsünün az sonra kalkacağını kişi başı 42CZK olduğunu söyledi. 6 kişilik bir grup olduğumuzu söyleyince grup indiriminden faydalanabileceğimizi ve toplam 158CZK ödeyeceğimizi öğrendim. Tam dedim ki ama hiç korunamız yok, para bozdurup gelelim, kredi kartıyla ödeyebilirsiniz dedi bayan ben de hoplaya zıplaya kabul ettim. Yaklaşık 45 dakika süren bir seyahat sonunda otobüs bizi Náměstí Republiky (Cumhuriyet Meydanı)’de bıraktı biz de oradan otele kadar 5 dakika yürüdük.

Not: Otele giderken tramvay rayları döşüyorlardı, şehir merkezine raylı sistem ile de ulaşmak mümkün olacak gibi duruyor, 2015 sonrası gidecekseniz araştırmak yararlı olabilir.

Otele ulaştıktan sonra kısa bir dinlenme molası verip lobide buluştuk. Para bozdurma işlerini halledip Old Town olarak bilinen merkeze doğru yürüdük, ilk gün yol yorgunuyken fazla zorlanmaya gerek yok zaten meydan oldukça keyifliydi, civarda takıldık. Akşam güzel planlar olduğu için fazla gecikmeden bir restorana oturup Çek yemeği yiyelim dedik. Malumunuz zavallı Avrupalıların pek yemek kültürü yok, iki farklı yemek gözümüze çarptı, birincisi genellikle ekmekten bir tabak içinde servis edilen gulaş, ikincisi de krema ve kızılcık soslu biftek. Ben gulaş için bildiğiniz yahni dedim diye mi ne kimse gulaş yemeği tercih etmedi, çoğunlukla biftek sipariş ettik. Fotoğrafta göreceğiniz üzere güzel bir sunumu var, ekmekler de özel bir hamurdan yapılmış, oldukça lezzetliydi, keyifli bir deneyim oldu.

Yazılarımızı okuyanlar biliyor, gezilerimiz biraz simultane gelişiyor. Genellikle önceden pek program yapmıyor, bir yerlere bilet almıyoruz, lakin altı kişi seyahat ederken iş biraz daha farklı oluyor haliyle. Prag’daki birinci gecemizde kaldığımız otele çok yakın bir yerde “Kuğu Gölü Balesi” olunca görmek istedik hep beraber. Akşam 21:00’da başlayacak gösteri için internetten bilet aldı kelebek. Old Town’da dolaşırken gösterinin olacağı tiyatronun önünden geçerken kontrol etmek amacıyla bileti gösterdik, biletin geçerli olduğu ve 20:30 gibi kapıda olmamızı söylediler, biz de gezimizi ona göre ayarladık. Malum Avrupa’da tiyatro, bale, opera izlemek ülkemizdekine göre biraz daha farklı, Budapeşte’de operaya giderken baya grand tuvalet giyinip gitmiştik, burası için “smart casual” yeterli olacaksa da otele gidip hazırlanmak istedi herkes.

Hep adını duyduğumuz hatta Aronofsky’nin Natalie Portman’lı Black Swan filmiyle yakın zamanda yeniden hayatımıza giren bu eserin asıl hikayesini biliyor musunuz? Hikayeyi bilmeyenler şuradan okuyabilirler. Kelebek, hikayeyi minik grubumuza önceden anlatmasaydı bale gösterisi oldukça anlamsız olabilirdi belki ama hikayeyi bilerek izleyince hepimiz çok keyif aldık. Merak edenler için bilet kişi başı 850CZK idi. Belirtmek isterim ki salon pek etkileyici değildi, Budapeşte’de Kraamazov Kardeşler’i izlediğimiz meşhur opera binasından sonra biraz hayal kırıklığı yaşadık haliyle.

Prag’ın soğuk olmasıyla ünlü bir şehir olduğunu biliyorduk, o yüzden her ne kadar yaz da olsa akşam üzerimize giymek üzere hafif bir şeyler aldık ama hiç kimse öylesine bir sıcak beklemiyordu. Tiyatronun içinde klima olmamasıyla hiç darlanmadığımız kadar darlandık, bazı restoranlarda da aynı şekilde klima yoktu ve ne bahçede esinti ne içeride serinlik olmuyordu. Piştik resmen, özellikle tiyatroda bir yelpaze veya minik fan için neler vermezdik neler…

Tiyatrodan çıkınca akşam serinliği çok iyi geldiyse de saat çok geç olmasa da yol yorgunluğuna yenik düşüp otele geçtik.

 

İkinci gün oteldeki kahvaltıdan sonra Charles Köprüsü ve kale bölgesine gitmek üzere yola çıktık. Bir önceki gün baleye yetişmek için biraz acele ettiğimizden Old Town meydanının keyfini pek sürememiştik, oralarda dolaştık öğlene kadar. Charles Köprüsü’ne vardığımızda bizi tekne turu satmak için dolaşan zenci ayakçı arkadaşlar karşıladı. Zaten yemekli bir tura katılmak istediğimizden biraz muhabbet ettik, fiyatları öğrendik. Yoğun bir araştırma ve pazarlık aşaması söz konusu tabii dile kolay altı kişiyiz sonuçta güç bizde. Yer ayırtın yoksa yer bulamazsınız deseler de biz dönüşte bilet almak üzere kaleye yöneldik.

Biraz yorgun olduğumuzdan köprüyü geçince karşı tarafta biraz oyalandık, nehir kenarında bir iki kafe de var ağaç altında şöyle güzel güzel esen, orada bir şeyler içtik, minik bir seramik galerisi vardı, aile şirketi gibi orada hediyelik eşya bakındık. Bu arada bilmeyenler için cam ve seramik işleriyle ünlüymüş Prag, ben şahsen orada öğrendim. Pek ahım şahım şeyler yoktu ama özel bir hediye almak istediğiniz kişiler varsa tercih edilebilir, büyük ihtimalle el işçiliği olduğu için biraz pahalı geldi genel anlamda bu ürünler. Bir de Venedik’teyken gittiğimiz Murano Adası’ndaki cam işleri buradakilerden çok daha iyiydi.

Kale içi diye tabir edebileceğim bölgeye çıkmak için zorlu bir merdiveni yenmeniz gerekiyor önce. Araştırma yaparken bir yerlerde füniküler hattı olduğunu okumuştum ama tam olarak nerede olduğunu bilmediğimden merdivenleri alt edip kaleye ulaştık. Her türlü kilise, müze girişi ücretliydi, ilgiliyseniz indirim yapan kartlar da varmış, lakin ilgi sahibi olmadığımız için bilgi sahibi de olamadık maalesef. Ünlü St. Vitus Katedrali bu bölgede bulunuyor, kapıdan içeri girebiliyorsunuz ancak para ödemezseniz uzaktan bakmakla yetiniyorsunuz. Aynı bölgede hazienin sergilendiği bir müze, saray, St. George Bazilikası, Muhafız üniformalarının sergilendiği başka bir müze gibi birçok yer var dolaşılabilecek. Surların içinden bir an önce çıkmaya çalışmayın sakın biraz keyfini çıkartın. Öğle vakti giderseniz nöbet değişimi merasimini de izleyebilirsiniz. Yardımcı olması açısından aşağıda bir harita paylaşıyorum.

hradcany-prague-castle-map

Özellikle arka tarafta Prag manzaralı bahçelerde (Haritada alt tarafta Garden olan bölgede) yürümek insana çok iyi geliyor.

Kaleden aşağı Charles Köprüsü’ne doğru indik. Gün boyunca ne kadar tur gördüysem yanına gidip konuşmuştum, en uygun olduğunu düşündüğümüz tekne turuna katılmak için bilet satın aldık. Yemekli tekne turlarının hemen hemen tamamında içecekler paralı, girişte bir appetizer (iştah açıcı) verilecek dediklerine bakmayın küçük bir shot bardağında Martini’den ibaret. Hele ki içki içmiyorsanız hepten anlamsız yani. Açık büfe olan akşam yemeği zengin sayılabilir, tavuk, balık, kırmızı et, pilav, makarna, salata, meyve ve bolca garnitür bulunduğundan, aç kalacağınızı düşünmüyorum ancak siz yine de çok kaliteli bir şeyler beklemeyin. Yaklaşık üç saat sürecek olan tekne turunun normal fiyatı 950CZK idi, biraz pazarlıkla 850’ye indirebildim içecekler için de yaklaşık 200CZK ödedik. Yemeği başka bir lokantada yesek üzerine daha kısa bir tekne turu yapsak bu kadar pahalı olmayabilirdi ama canlı müzik (caz) eşliğinde gün batımını izleyip, teknede dolaşırken sohbet etmek oldukça keyifliydi, kimsenin pişman olduğunu düşünmüyorum. Tekne turlarıyla alakalı son bir not eklemek gerekirse, sanırım bir tanesi hariç hiçbiri bilet sattıkları yer olan Charles köprüsünden kalkmıyor, dolayısıyla 10-15 dakikalık bir yürüyüşü hesaba katmanızı ve teknenin kenarında yer kapmak için yarım saat önceden iskelede olmanızı tavsiye edebilirim.

Tekneden indikten sonra iyice dinlenmiş ve karnımız tok olduğundan hemen otele gitmedik. Old Town Square’e uğradığımızda bütün meydanda insanların yere oturduğunu, bir şeyler içip muhabbet ettiğini gördük, biz de onların arasına katılarak sokak sanatçılarının gösterilerini izledik.

Her ne kadar hazırlıksız gitmiş olsak da iki günün ardından gezilecek yerler listemizdeki her yeri bitirdiğimizi fark ettik. Böylelikle üçüncü günü biraz sokaklarda kaybolmaya, kafelerde oturup aylaklık etmeye, nehir kenarında dolaşmaya ve ortasındaki parkta biraz soluklanmaya ayırdık. Kendimize kısa bir rota çizdikten sonra otelden çıktığımızda evvelsi gün kızların kendilerine şapka aldığı Cumhuriyet Meydanı’ndaki pazara uğradık. İçinde sebze, meyve, demir ve ahşap hediyelik eşya, şapka, kıyafet, kukla, kahve, şarap, domuz veya geyik etinden sosisli sandviç, çiçek, tatlı ve bir sürü başka şey satılan küçük bir pazar gibisi yok doğrusu, ufak tefek bir şeyler aldı herkes. Bizim marketlerde kürdanda sucuk tattırıyorlar ya o mantıkta geyik eti vardı bir yerde ben de ondan aldım bi tane, pek bir şey anlamadım ama sucuk mantığında yapılmıştı, bol baharatlıydı, fırsat olursa restoranda denenebilir belki.

Pazarın ardından iki gündür kaçırdığımız meşhur saat şovunu izlemek üzere Old Town meydanında biraz vakit geçirdik. Meydanda çalan grup oldukça başarılıydı, para bile verdik yani öyle düşünün.

Astronomik Saat (Astronomical Clock) turistlerin çok ilgi gösterdikleri her saat başı önünde büyük kalabalıkların oluştuğu bir yapı. Saat çok estetik bir yapıya sahip, önünde durup vakit geçirilebilir, yakınlaştırıp fotoğraf çekip detaylarına bakılabilir ama saat başındaki hareketlenme çok tırt gerçekten. Merak edenler aşağıdaki videoyu izleyebilirler böylece Prag’a gittiklerinde o yan kesicilerin sevdiği kalabalığa girmeye gerek de kalmaz bence, lakin siz bilirsiniz tabii.

Saat gösterisi bittikten sonra ara sokaklardan ilerleyerek Legion Bridge’e gittik, karşıya geçmeden önce Strelecky Ostrov’da (adada) biraz mola verdik, karşı kıyıdan devam edip Jirasek Köprüsü’nden Dans Eden Ev (Dancing House)’in de önünden geçerek dolana dolana geri döndük. Şans eseri minik bir sokağa girince keyifli mağazaların olduğu bir iç bahçede bulduk kendimizi (Sokağın Adı Týn, Malá Štupartská ile Štupartská’nın kesiştiği yerde). Aniden karşımıza çıkan bu sakin sokağı çok sevdik ve hediyelik eşyalarımızın hemen hemen hepsini buradaki dükkanlardan aldık. Bu arada ahşap kuklaların da ünlü olduğunu söyleyebilirim. Dolanırken bir yerde çikolata temalı kafe (Choco Café U Červené židle, Liliová Sokağında) bulunca girip yoğun (geniz yakacak kadar yoğun) aromalı sıcak çikolata içtik, bir bira müzesi vardı onun önünden geçtik, Trdelnik satan küçük bir büfenin arkasındaki iğrenç kafeye oturduk. İğrenç diyorum çünkü hem anlamsız pahalıydı hem de garson herkes en az bir şey içmek zorunda diye ısrar etti. Normal şartlarda yurt dışı seyahatlerimizde bir kafe veya restorana girmeden önce mutlaka durup fiyatlarına bakıyoruz, ayıp bir şey olarak algılanmıyor bu, siz de mutlaka bakın bilmediğiniz bir yere girmeden önce. Biraz yorgun olduğumuzdan ve trdelnik yemenin heyecanıyla biraz boşluğumuza geldiğinden herkes bir şeyler söyledi de oturduk ama hiç bahşiş bırakmadık. Bahşiş konusu açılmışken (ben açtım konuyu evet) sanırım Amerika haricinde hiçbir yerde öyle ciddi bir bahşiş beklentisi yok. Biz yine de %10-15 civarında bahşiş bırakıyoruz çoğunlukla, bazı yerlerde servis ücreti ekleniyor adisyona lakin üç günlük gezimizde sadece bir yer ekleyerek getirmişti yanlış hatırlamıyorsam. Bahşiş bırakmadık diye peşimizden gelen, hesap soran da olmadı hiç.

Prag yürüyüş memleketi olunca köşe başına ayak masajcısı açmışlar, uzak doğulu bir tema ile sıkça karşınıza çıkıyor bu dükkanlar. Biz de üç gündür sürekli yürüyünce kelebek masaj yaptırmak istedi, kuzeniyle birlikte uzandılar rahat koltuklara. Biz bedava yeşil çay eşliğinde, rahat koltuklarda uzanıp eşlerimizi beklerken üçüncü çiftimiz belirlediğimiz saatte bir arkadaşımızın tavsiye ettiği İtalyan lokantasında buluşmak üzere ayrıldı. Masajdan sonra meydanda biraz daha vakit geçirip mevzu bahis restorana gittik, yer olmadığını öğrenip elimiz boş dönünce başka bir İtalyan lokantası bulup orada akşam yemeğimizi yedik.

Üçüncü günü de böylelikle bitirdikten sonra ertesi gün havaalanına gitmek üzere uyumaya çekildik. Resepsiyondan aldığımız bilgiler uyarınca uçağa yetişme konusunda kafamız rahat olsun diye nispeten daha az uğraştırıcı bir yol izlemeye karar verdik. Pazarın kurulduğu meydandan kalkan minibüslere (Airport Shuttle) kişi başı 150CZK vererek bindik, otobüse göre daha keyifli bir rotadan yarım saatte (hatta oldukça erken) havaalanına ulaşmış olduk.

Genel anlamda çok keyifli bir gezi olduğunu söyleyebilirim, eminim biraz daha uzun kalsak başka şeyler de keşfedebilirdik, hatta belki kaçırdığımız yerler bile olmuştur. Ortaçağa ait daha çok şey görmeyi beklerdim, belki “Medieval” gece eğlencesi için uygun bir mekan araştırmak yerinde olacaktı, kaleye çıkarken bir yer görüp girdik ama pek içimize sinmedi açıkçası.

Bir de füniküler hattı neredeymiş, hala öğrenemedim…

Paris

Avrupa’da bir sürü yeri gezip de Paris’i es geçmek bize yakışmazdı sanırım, o sebeple biz de kendimize bir boşluk yaratıp Aralık ayının ilk günlerinde beş günlüğüne Paris’e kaçtık. (Evet, yazıyı biraz geç yazdım)

Her ne kadar Paris’in en az turist çeken zamanlarında olsak da uygun fiyatlı bir otel bulmak o kadar da kolay olmadı aslında. Çeşitli sitelerde binlerce yorumu okuyunca (tamam abartmayayım yüzlerce olsun) her otelle alakalı mutlaka olumsuz bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Tam “İşte aradığım oteli buldum” dediğiniz anda aslında o bölgenin geceleri pek de güvenli olmadığını turistik sezon haricinde tehlikeli olabileceğini falan öğreniyorsunuz, bir başka oteldeki müşteriler hırsızlıktan, bazıları tahta kurularından, bazıları otelin koktuğundan şikayetçi, liste böyle uzayıp gidiyor, bu da insanın canını sıkıyor haliyle. Biz genellikle 3 yıldızlı, oda-kahvaltı, şehir merkezine yakın otellerde kalıyoruz. Bu kriterlere uygun olan oteller için tripadvisor, booking ve hotels .com sitelerinde arama yaptım ve sonunda Elysees Ceramic adlı otelde karar kıldım.

Yurt dışında otel ararken size tavsiyem otel odalarının küçük olduğundan ve hırsızlıktan şikayet eden yorumlara pek aldırış etmemeniz yönünde olacak. Şahsen ben onlara takılmıyorum çünkü değerli eşyaları asla otelde bırakmıyoruz, sadece bavulun dandirik fermuar kilidini kullanıyoruz, o da sırf eşeğin aklına karpuz kabuğu gelmesin diye. Paris’te ilk gün otele geri döndüğümüzde fermuarın birinin yuvasından çıkmış olduğunu gördük, emin olmamakla birlikte büyük ihtimalle birileri kurcaladı ama çalınacak bir şeyimiz olmadığı için zararsız atlattık.

1

Otelle ilgili tek kötü haber de az önce yukarıda yazdığım şey aslında. Oteli gönül rahatlığıyla hepinize tavsiye edebilirim. Zafer Takı’na (Arc de Triomphe) dolayısıyla Champs-Élysées Bulvarı’na çok yakın. Fransızca’nın nasıl bir dil olduğunu söylememe gerek yok, Champs-Élysées yazıyor da Şanzelize diye biliyoruz biz. En yakın metro istasyonu 2 no’lu mavi hattın geçtiği Ternes, onunla hemen hemen aynı mesafede olan Charles de Gaulle – Etoile ( “Şarl de Guul – İtua” gibi okuyorlar) istasyonu ise dört hattın kesiştiği oldukça büyük bir istasyon. Dolayısıyla bir yerlere gitmek hiç problem olmadı. Kaldığımız oda yeteri kadar büyük ve temizdi, her gün otel görevlileri temizlik için geldi. Resepsiyondaki Reda ve Ines oldukça güler yüzlü ve yardımseverdi. Kahvaltı ve kablosuz internet fiyata dahil olmadığı için oda fiyatı nispeten ucuz sayılır. Biz de kahvaltıda otele bağlı kalmayız alternatifimiz olsun diye düşünerek çok takılmadık ama Paris’te yemek oldukça pahalı olduğundan kişi başı 12€ otel kahvaltısı ücreti oldukça uygun geldi bize dolayısıyla üç gün otelde yedik. Belki internet için bir kullan-at SIM kart alırım diye düşündüğümden internetin dahil olmamasına da çok takılmadık ama en sonunda oteldeki kablosuz internet ile yetinmeye karar kıldık. Reda internet ve kahvaltı ücretlerinde bize güzellik de yaptı sağ olsun, tek bir kullanıcı adı yerine iki tane verdi ve kahvaltılardan birinin fiyatını da almadı. Dolayısıyla eğer Otel Elysees Ceramic’te kalırsanız Reda’yı bulun, sohbet edin, size de kolaylık sağlayabilir.

2

Yola çıkmadan önce araştırdığım konulardan biri de havaalanından otele nasıl gidebileceğimiz oldu. Mesafe çok uzak olduğundan taksi alternatifler arasından ilk çıkan oldu, akabinde tren ve otobüs alternatiflerine baktım. Araştırırken nasıl olsa lazım olacak diye düşünüp seyahat kartlarına da baktım haliyle. En sonunda bizim için ideal olan bir çözüme ulaştım: La Carte Navigo Découverte (Navigo Pass diye biliyor herkes). Gelişmiş olan her şehirde olduğu gibi bütün ulaşım ağında kullanabileceğiniz bu kart aslında turistlere yönelik değil. Turistler için, oldukça kazık olan bir başka kart var istediğiniz gün sayısına bağlı olarak fiyatı değişen ve hangi gün kullanmaya başlarsanız o günden itibaren geçerli olan. Bizim aldığımız Navigo Pass ise Pazartesi başlayarak Pazar sona eren, kart ücreti olarak 5€ ve bir vesikalık fotoğraf ile satın alabileceğiniz, on yıl boyunca geçerli olan bir kart idi, şansımıza uçağımız Pazartesi olduğu için iyi denk geldi diyebilirim. Hazırlıklı gittiğimiz için tren istasyonundaki gişeden birer tane satın aldık, havaalanı ve Disneyland’a da gidebilmek için zone 1-5 arasında geçerli olacak şekilde 30€’luk haftalık sınırsız seyahat hakkı yüklettik ve sorunsuz bir şekilde her yere kolayca ulaştık.

  1. Gün Pazartesi

Uçaktan iner inmez haliyle ilk durak otel olmak zorunda. Havaalanından şehir merkezine bir nevi banliyö treni olan RER B hattı gidiyor. Ücretsiz olarak her yerde temin edebileceğiniz metro haritasından rotamızı belirleyip önce RER B, ardından RER A trenlerine binerek otelimize ulaştık. Özellikle büyük istasyonlarda hangi yöne giden trene bineceğinizi bilmek ilk planda biraz zor geldi bana, çözemeyince birisinden yardım istedik. Bir bey yarım yamalak İngilizce’siyle bize yardım etti sağ olsun. Hani Fransız’lar turist sevmez diye biliriz ya o kısmen doğru sayılır, suratsız da çok içlerinde güler yüzlü olan da…

Otele eşyaları atar atmaz ilk durak haliyle en yakın nokta olan Zafer Takı oldu, oradan da Champs-Élysées boyunca aşağı doğru yürüdük. Yılbaşı yaklaştığı için süslenmiş olacağını tahmin ediyorduk ama şahsen beklentimi biraz yüksek tutmuş olacağım ki öyle pek şaşaalı gelmedi bana.

3

Cadde’nin alt taraflarında “Christmas Market” tadında çadırlar vardı biz gittiğimizde. Havanın soğuk olmasına aldırmadan oralarda da dolaştık bolca ama pek ilgimizi çeken şeylerle karşılaşmadık açıkçası. Büyük bir dönme dolap da var tam o noktada, ona da binmemeye karar verdik, caddenin diğer tarafından yürüyerek otelimize döndük.

4

  1. Gün Salı

Sabah otelimizde kahvaltı etmedik, malum Paris’in cafeleri meşhur, kendimize göre bir yer bulur kruvasan yer kahve içeriz dedik. İlk durağımızı da Eiffel Kulesi olarak belirledik bindik 6 No’lu metroya, Nation yönüne. Eiffel’e en yakın durağın adı enteresandı Bir-Hakeim, üstelik hemen kulenin dibinde de inmiyorsunuz, biraz yürümek lazım. Benim bildiğim bu meşhur kule Paris’in her yerinden görünmesiyle bilinirdi, pek öyle değil, arada kalmış desem başım ağrımaz. Bilemiyorum belki de şehrin diğer taraflarından gelirken öyledir…

Metrodan inince bir cafeye oturduk planladığımız üzere kahvemizi içip kruvasanımızı yedik, bir de her yerde deli gibi waffle vardı, ünlü galiba diyerek ondan da istedik. Waffle çok kötüydü, üstelik bir ton para ödedik ve çıktık.

5

Eiffel etkileyici gerçekten, tahmin ettiğimden daha büyüktü. Ayakları altında dolaşmak keyifli. Üst katlara çıkmak için uzunca bir sıra vardı haliyle, biz de soğukta beklemeye üşendik, internetten randevu alır ertesi gün sıra beklemeden gireriz, belki gün batımını izler, gece ışıkların yanmasını bekleriz diye düşündük. Evdeki hesap çarşıya uymadı gerçi o sıradan daha uzununu son gün bekledik, üstelik güneş batımını da göremedik. Son gün bölümünde detaylı anlatacağım Eiffel tecrübemizi.

Oradan yürüyerek nehir kenarına indik. Paris’te hop-on-hop-off kullanmayacağımız için tekne turu yapmak keyifli olabilir diye düşündük. Eiffel’e en yakın noktadaki durakta birçok tur şirketi var, hepsiyle konuştum, belki Navigo Pass’ın geçerli olduğu bir toplu taşıma aracı falan vardır diye düşünerek lakin yokmuş. Yine de bir tanesi şimdi hatırlayamadığım bir oranda indirim yaptı, biz de ona bindik.

Tekne biletimiz günlük olduğu için güzel bir planlama ile önce Saint-Germain-Des-Paris durağında indik.

Amacımız hem burayı gezmek hem de buraya çok yakın olduğunu ipad vasıtasıyla öğrendiğim meşhur Cafe de Flore’de bir şeyler yemek. Derdimiz yine ne yesek ne içsek olduğu için fazla vakit kaybetmeden yürüyerek mevzubahis cafeye geçtik. Her zaman geleneksel yemekler peşinde olan ben soğan çorbası içtim. Yanına da Club Sandwich söyledik. Fransızlar garip insanlar sanırım yan masada bildiğin haşlanmış yumurta yiyen adamlar vardı.

Oldukça pahalı olan bu cafeden sonra yürüyerek Seine nehrinin ortasında kalmış adacıkta olan meşhur kiliseleri Notre Dame’a geçtik. Köprülerden birinin bütün korkulukları kilitlerle doluydu, enteresan fotoğraf kareleri yakaladık. Paris gezisi öncesi araştırma konusunda biraz tembellik yaptığım için komple kilit ile kaplanmış bu köprüyü görmek güzel bir tesadüf oldu bizim için. Sonradan araştırdığımda öğrendim ki aşıklar sevgileri sonsuz olsun diye buraya kilidi takıp anahtarını da Seine nehrine atıyorlarmış. Geçenlerde okuduğum bir habere göre bu köprü üzerindeki kilitleri kaldırma kararı almış belediye, çünkü ağırlığı 45 tonu bulmuş artık bu kilitlerin.

Çok fazla müze-tarih seven insanlar olmadığımız için sanırım artık kiliseler ve içindeki, duvarlarındaki şaheser resim ve heykeller beni o kadar etkilemiyor. Dolayısıyla Notre Dame ve çevresinde pek fazla vakit kaybetmeden dolaşmaya devam ettik.

Kelebek de ben de yeni bir yeri ziyaret ettiğimizde sokaklarında kaybolmayı, cafelerinde oturmayı, parkta insanları izlemeyi, mümkünse bir konser, opera, bale vb. bir gösteriye katılmayı seviyoruz. Türkiye’de yaşamaktan bazen o kadar çok sıkılıyorum ki insanların birbirine saygı duyduğu medeni bir toplum içinde bir hafta geçirmek bile bana iyi geliyor doğrusu.

Neyse efendim, fazla etliye sütlüye bulaşmadan yazıya devam edeyim ben en iyisi. Şehrin oldukça orta bir noktasında olduğumuzdan ne yapacağımıza pek karar veremedik o yüzden de dedik ki bari şu güzel tekne turunu tamamlayalım, sonra otele yakın bir yerlerde inip yürürüz, çok yorulursak metroya bineriz.

Tekne turunu tamamladıktan sonra saat oldukça geç olmuştu, çok yorgun olmadığımız için La Louvre durağında indik. Müze etrafında biraz dolandık oradan da yürüyerek otele geçtik.

  1. Gün Çarşamba

Bugün oldukça merak ettiğimiz Montmartre bölgesine gitme kararı aldık. Resepsiyondan biraz destekle Sacré-Cœur kilisesine ulaşmanın otobüs ile daha kolay olduğunu ancak otele çok yakın olan 2 nolu metro hattının da Mouiln Rouge’un dibinde bıraktığını öğrenince o yolu izledik. Üstelik yine çok merak ettiğimiz bir cafe olan Cafe Des 2 Deux da böylece yolumuzun üzerinde kalmış oldu.

Montmarte Paris’in en yüksek noktası olduğu için şehrin büyük kısmını görebileceğiniz en güzel noktalardan biri diyebilirim. Bu bölgenin meşhur olması aslında önemli ressamların stüdyolarına ev sahipliği yapmasından gelmekte. Yazın giden arkadaşlar sokak ressamlarının yolunuzu kesip resminizi yapmak istediğinden bahsediyordu. Biz bu ressamlara tepenin en üst noktası olan Sacré-Cœur Bazilikası’nın olduğu meydanda rastladık. Dolaşması keyifli ama iyi ki yakamıza yapışan fazla adam olmadı, çünkü çok rahatsız edici olacağını düşünüyorum.

Metrodan Blanche durağında indik, orası zaten direkt olarak Moulin Rouge’un olduğu yer. Gündüz vakti olduğu için pek bir numarası yoktu, biz de fotoğraf çekip yolumuza devam ettik. Orada takılırken, fotoğraf çekmemizi rica eden bir aile ile karşılaştık, onların Bulgaristan’dan gelmiş olması da enteresan bir tesadüf oldu.

12

Özellikle iki paragraf bekledim bakalım aranızda Cafe Des 2 Deux’un aslında Amelie’nin çalıştığı yer olduğunu hatırlayacak olan oldu mu diye, bir yerde duymuş ama nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyorsanız diye bilgi vereyim bari. Bizden kaçmadı tabi hemen gidip orada da bir şeyler içtik, fotoğraf çekip yukarı doğru devam ettik.

Yukarı çıkan yol tam bizim sevdiğimiz türden, hayatın içinden bir kesit gibi, canlı ve sıradan. Ancak biraz yokuş… Dedim ya burası Paris’in en yüksek noktası, biz de yürüme kararı aldık malum giderek kötümser bir hava kaplıyor içimizi. İşte tam o sırada Finiküler hattını gördük (yuppi) üstelik Navigo Pass varsa ücretsiz (yuppi). Atladık hemen Bazilika’ya çıktık. İşte bahsettiğim manzara da tam bu noktada. Yüzlerce turist etrafta, ellerinde Eiffel kulesinin onlarca çeşidini satan sokak satıcıları da her yerde. Yani bizim hiç ilgimizi çekmedi, gerçi ben yine de bir dolaştım içerisini.

14

Kiliseden çıktıktan sonra etrafta biraz daha dolandık, bu bölgede dolaşmak keyifli gerçekten, tavsiye edebilirim. Ancak dolaşmak istediğimiz daha önemli bir bölge var, Champs-Élysées’nin meşhur markalarının olduğu cadde. Her ne kadar Louis Vuitton, Cartier gibi bazı markalar cadde üzerinde olsa da, alışveriş sokağının aslında Montaigne olduğunu öğrendik. 1 ve 9 no’lu hatların geçtiği Franklin D. Roosevelt durağında indiğinizde direkt olarak Avenue Montaigne’in başında buluyorsunuz kendinizi. Dünyaca ünlü birçok markanın mağazasının olduğu bu caddede dolaşmak oldukça garip bir tecrübe. Her mağazanın önünde siyah takım elbiseli bir adam duruyor, siz içeri girmek isteyince kapıyı açıp karşılıyor. Öyle olunca bildiğin korktuk önce, sonra baktık ki Uzakdoğulular hiç çekinmeden girip çıkıyor, bizim ne eksiğimiz var diyip daldık Christan Dior’a. Kapıdaki takım elbiseli adam yetmiyor gibi kendinizi uzun boylu sarışın bir kadının önünde buluyorsunuz ne istediğinizi soran. Dedik ki oje alacağız, o bize eşlik etti ilgili reyondaki ilgili satış temsilcisine kadar. Ojemizi aldık, satış görevlisi bayan görmemiş olduğumuzu anlayınca parfüm de sıkmak ister misiniz diye sordu. Biz istemeyince biraz şok oldu ama iyi idare etti doğrusu, o da bizi ücreti ödeme yerine yönlendirdi. “Ücret ödeme yeri” dedim özellikle oraya kasa demeye dilim varmadı, iki kişinin çalıştığı küçük bir bölme burası, önünde bir sandalye var oturuyorsunuz. Parayı veriyorsunuz, o size fatura ve teslim alma fişi veriyor, onları tekrar ojeyi aldığınız yere götürünce çok şık paketlenmiş ojenize kavuşuyorsunuz.

15

  1. Gün Perşembe

Disneyland… Büyüklerin çocukluklarına dönebilecekleri en güzel yerlerden biri…

17 (1)

Beklentilerinizi fazla artırmak istemiyorum, o yüzden anlatırken abartmayacağım. Disneyland’da neler yaptığımızı anlatmak yerine elimden geldiğince faydalı bilgiler paylaşmaya çalışacağım.

Paris’e gitmeden önce biraz araştırma yapmıştım bilet fiyatlarıyla ilgili ve şimdi maalesef hatırlamadığım bir blog sayfasından öğrendim ki resmi web sitesinde seçtiğiniz bölgeye bağlı olarak bilet fiyatları değişiyor. O yüzden bilet elimizde olsun önceden alalım falan gibi düşünüp Türkiye’den bilet almaya kasmayın. İki kişilik tecrübeye dayanarak söylüyorum ki bilet fiyatları Fransa’ya özgü olan sayfada en ucuz oluyor. Google translate sayesinde belli bir yere kadar ilerlemek hatta satın alıp bastırmak mümkün. Eiffel kulesine çıkmak için kuyruk görünce Disneyland’da da patlamayalım diye Salı akşamı internetten satın alacak ve biletleri resepsiyondaki yazıcılardan bastıracaktım ama sağlamcı bir adam olduğum için otel resepsiyonundan destek almayı tercih ettim.

Çarşamba sabahı resepsiyona indiğimde durumu anlattım, dedim ki “Uluslararası sitesinde fiyat Fransız sitesine göre çok daha pahalı bana yardımcı olur musunuz?” Resepsiyondaki bayan da “Siz ne kadara buldunuz?” diye sordu, “45€” dedim, “Mümkün değil, biz bile burada 60€’ya satıyoruz, bilet gişesine giderseniz 80€” diye cevap verdi. Ben önce itiraz ettim biraz, sonra iş başa düştü diyerek vazgeçtim dışarı çıktım. Sonra Montmarte bölgesine gitmek için haritalarla uğraşmayayım onu da resepsiyona sorayım diye geri dönünce “Dediler ki, haklıymışsınız, resmi sitesine baktık gerçekten de 45€.” Hal böyle olunca ben de satın almaları için rica ettim, işlemleri halledip bize direkt çıktı aldılar. Hem paramız cebimizde kaldı, hem de uğraşmadan sıra beklemeden kolayca giriş hakkını sağlamış olduk. Fiyatın dipte olmasının iki sebebi var, Fransa’da okul zamanı olması ve hafta içi gidiyor olmamız.

17 (2)

Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim, parkta Disneyland ve Walt Disney Studios adında birbirinden bağımsız iki adet bölüm bulunuyor. Bana sorarsanız iki parkı bir günde dolaşmaya kalkmak mümkün değil, hatta biz sadece bir tanesine girmemize rağmen zaman yetmedi diyebilirim.

17 (4)

Disneyland Park biraz daha çocuksu içeriğe sahip, Peter Pan, Alice’in Labirenti, Uçan Fil Dumbo, Alaaddin’in Lambası, Pinokyo, Uyuyan Güzelin Kalesi, Mickey Mouse, Pocahontas, Atlı Karınca gibi. Ancak bunların yanında Pirates of the Caribbean, Phantom Manor (Perili Köşk), Indiana Jones gibi temalar da var. Bunların isimlerini okuduktan sonra kafanızda çocuksu şeylerin uyandığını biliyorum ancak sadece dekor olduklarını söyleyebilirim. Hangi aletin nasıl bir şey olduğunu burada anlatmaya çalışsam altından kalkamam, ben fikir sahibi olmak için videolarını seyrettim gitmeden önce, iyi de oldu, en azından biraz fikrim oldu. Daha önce hiç adam gibi bir hızlı trene binmemiştim burada gözünü çıkarttım, Indiana Jones, Big Thunder Mountain, Space Mountain çok sağlam trenler, şahsen bayıldım lakin Kelebek ilk girdiğimiz Indiana Jones’tan sonra çabuk pes etti ve adrenalin yerine eğlenceli şeyleri tercih etti. Fazla adrenalin sevmeyenler için çok daha fazla imkan olduğunu söyleyebilirim. Bence en eğlencelileri, Buzz Lightyear Laser Blast, Pirates of Caribbean, Phantom Manor. Dedim ya biz bütün gün gezdik bitiremedik, şimdi de saymakla bitmeyecek, siz en iyisi mi kendinize bir güzellik yapın da burayı ziyaret edin bir gün.

17 (17)

İkinci park yani Walt Disney Studios içerik olarak biraz daha yetişkinlere özel ancak gidip de gezme şansımız olmadı, zaten bileti alırken karar vermeniz gerekiyor. Eğer bir gününüz varsa bence mutlaka sadece tek bir parkı tercih edin. Burada daha az alet var sanırım ama Western veya araba şovları var içinde. Gidecekseniz iyice araştırın mutlaka, burada da Twilight Zone Tower of Terror’ü çok methediyor herkes.

17 (23)

Son olarak özellikle yaz günleri uzun kuyruklar beklememeniz için özel bir imkan olduğundan bahsetmek isterim. Bazı popüler aletlerde “Fastpass” uygulaması var. Biz Aralık ayında ve haftaiçi gittiğimiz için neredeyse hiç kuyruk beklemedik diyebilirim ama eğer yoğun bir zamanda ziyaret ederseniz ilk işiniz önünde uzun kuyruk olan bir alet için elinizdeki bilet ile bir fastpass bileti alın. Bilet size hangi saatte girebileceğinizi söyleyecek, siz de o saat aralığında aynı alete giderseniz çok daha kısa olan bir kuyruk bekleyerek girebileceksiniz. Aynı anda sadece bir alet için fastpass alabiliyorsunuz. Onu kullanmadan yeni bir fastpass alamazsınız, bilginize…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Disneyland gezisini biricik kızımızla yapmak istediğimiz ikinci gezi öncesinde bir keşif turu gibi düşündüm, biraz da o yüzden Disneyland Park kısmına girmeyi tercih ettim ama inanın hiç pişman olmadım. İmkanımız ve fırsatımız olursa 3-4 günlük bir Disneyland turu bile düşünebiliriz ileride, anca tadı çıkar sanırım…

  1. Gün Cuma

Paris’teki son tam günümüz için pek bir plan yapmadık. Birçoğunuzun “Aaaa La Louvre kaldı” dediğinizi duyar gibiyim, lakin daha önce de söylediğim gibi pek müze-tarih insanları değiliz. Bu sebeple son günü şehirde kaybolmak, hayata biraz karışabilmek için dolaşmaya yönelik plan yaptık. Otelimizin olduğu bölge çevresinde biraz turlayarak başladık, daha önce gözümüze kestirdiğimiz bir iki cadde vardı, oralarda dolaştık. Küçük bir markete girip biraz alışveriş yaptık. Öğleden sonra metro ile Montparnesse bölgesine gittik, yarım yamalak yaptığım araştırmalarda buranın mezarlığının meşhur olduğunu birçok ünlünün burada yattığını biliyordum, o sebeple oradan başladık lakin o taraflara gidince ziyaret etmemeye karar verdik.

Yürüyerek Notre Dame’a giderken Lüksemburg Sarayı’ndan ve önündeki güzel parktan geçtik. O taraflarda pek fazla gezilecek yer olmadığını fark edince yorulduğumuza değmedi aslında yine de iyi bir yürüyüş oldu diyebilirim. Seine’e varınca metroyla Champs-Élysées üzerindeki meşhur Ladureé Pastanesi’ne gittik. Burada da sizi uzun kuyruklar bekliyor, malum turistik bir şehirdesiniz, size eziyet etmek için her fırsatı kullanıyor olacaklar. Ladureé meşhur olabilir ancak denediğimiz şeyler pek de o kadar müthiş değildi doğrusu.

18 (1)

Macaronu ünlendiren pastane sanırım burası ve Paris’te her yerde bu minik şirin tatlılardan var ancak bana şeker ve gıda boyasından ibaret gözüktüğü için pek çekici gelmiyor, yine de siz bilirsiniz tabii.

18 (2)

Eiffel’e kuyruk beklemeden çıkmak için aylar öncesinden bilet almak gerektiğini söylemişti Reda, ben pek inanmadım ama internetten rezervasyon yapmaya çalışıp başarısız olunca el mecbur girdik kuyruğa. Uzun bir bekleyişten sonra biletlerimizi alıp bindik asansöre. Yazının başında da dediğim gibi etkileyici bir yapı Eiffel. Zamanında fuar kapısı olarak inşa edilmiş, fuar bitince kaldırılmak istenmiş ama bir şekilde kaldırılamamış, günümüzde ise Paris denince akla ilk gelen şeylerin başında olan bir metal yığını aslında. İki seviye var çıkılabilecek, oraya kadar gitmişken en tepesine çıkın mutlaka, yükseklik korkunuz varsa görüntü rahatsız edici boyutlarda haliyle, yine de kenara çok yaklaşıp da aşağı bakmadığınız sürece sorun olmaz bence.

Paris genel anlamıyla fazla abartılmış bir şehir bence. İtalya tarih ve sanat bakımından, Londra müzeler ve köprüler bakımından çok daha görülesi yerler diye düşünüyorum. Bilemedim, belki de biz çok Paris modunda değildik, neyse uzun bir yazı oldu sanırım, sıkılmadan okuduysanız ne mutlu bize, uzun zamandır sessiz kaldık biliyorum ama yine de sizden yorum ve önerilerinizi bekliyoruz.