İtalya Bölüm 3

Yine uzun bir aradan sonra beraberiz, serinin son yazısı olmasını umduğum üçüncü bölümde Floransa, Siena, Pisa ve Venedik’ten bahsedeceğim.

Geçen yazıda söylediğim gibi trenle Floransa’ya öğleden sonra vardık. Türkiye’deyken araba kiralama işini halletmek daha akıllıca olacaktı ancak biraz kararsız kaldığım, biraz da son dakikaya bıraktığım için Floransa’daki duruma bakarak bir çözüm bulabileceğimizi düşündüm. Trenden inince klasik olarak turist info ofise gittik, zaten garın hemen karşısındaydı. Oradan Floransa turist haritasını aldık, otelimize nasıl gidebileceğimizi sorduk ve en son araba kiralama ofislerinin yerlerini öğrenip çıktık. Her ne kadar ofisteki bayan otele gitmek için araba kiralamaya gerek olmadığını söylese de Floransa, Siena ve Pisa’nın tam ortasında kalan otelimizden toplu taşıma araçlarıyla seyahati göze alamadığımız için araba kiralamaya karar verdik.

İlk iki üç rentacar firmasında araba olmadığını öğrenince korkmaya başlamıştım ama AVIS imdadımıza yetişti ve Türkiye’de verilen fiyattan daha ucuza bir Fiat Panda kiraladık. Beni tanıyanlar araba kullanmaktan ne kadar
nefret ettiğimi bilir. İnsanın bilmediği bir yerde araba kullanması da yeterince stres yaratır hele bir başka ülkeyse durum hepten korkutucu gözüküyor değil mi? Şehirden nasıl çıkabileceğimizi AVIS yetkilisinden öğrendik, elimizde iki harita ve telefondaki GPS ile çıktık yola. Kısa zaman sonra haritadaki yerimizi kaybettikten sonra bayanın tarifine uygun şekilde havaalanı tabelalarını takip etmeye başlamıştık. Bir yandan da GPS’in verdiği tarife bakıyoruz ama havaalanı tabelası sağa gösterirken bizim alet sola gösterince işler baya karıştı. Yine de fazla kaybolmadan, yanlış girdiğimiz bir yoldan da benzinlikte yol sorarak çıkmayı başarabildik, otobana girdiğimizde ise her şey birden çok kolaylaştı. Karanlık basmadan Montecatini Terme’deki otelimize yerleşmiştik. Baktık ki hala vakit var bari şu meşhur Pisa kulesini görelim dedik.

Pisa’ya varınca şehirdeki girilmeyen bölgelerden korktuğum için bulduğumuz ilk park yerine arabayı koyduk, bir müddet parkmetrelerin nasıl çalıştığına kafa yorduk, birilerine sorduk falan, sonra da başladık yürümeye. Gereksiz yere oldukça uzağa park ettiğimizi biraz geç fark ettik ama bu sayede aslında en çok sevdiğim şeyi yapmış olduk. Hiç bilmediğin sokaklarda turistlerden uzakta dolaşmanın keyfi başka oluyor. Yukarıdaki dört kare giderken ve dönerken Pisa köprüsünden çektiğimiz fotoğrafları görüyorsunuz. Gün batmadan kuleyi görelim endişesiyle köprü ve civarında fazla vakit geçiremedik ama sonradan internette köprünün fotoğraflarını görünce pişman olmadım da değil açıkçası.

Pisa kulesinin de bulunduğu meydan gerçekten çok güzel, tesadüf eseri gün batımında orada olduğumuz için de çok şanslıymışız diyebilirim. Birçok güzel kare yakalama şansımız oldu, işte onlardan bir tanesi;

Ertesi gün Siena’ya giderken otobanı değil de tek geliş-gidiş olan bir kasaba yolunu tercih ettik ki önceden methini duyduğumuz doğayı görme şansımız olsun. İyi ki öyle yapmışız, uzun sürmesine rağmen çok keyifli bir yolculuk oldu. Her taraf ağaçlar, yeşil tepeler ve üzüm bağlarıyla kaplı olunca yaklaşık 3 saat süren yolculuk boyunca insanın içini huzur kaplıyor doğrusu.

Siena, İtalya’da en çok beğendiğimiz yerlerden biri oldu. 4 saat kadar dolaştık, pizza, dondurma yedik, alışveriş yaptık ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. İşte bu sevimli kentten kareler;

Çarşamba sabahı otelden çıkış yaparak otobandan Floransa’ya geri döndük, arabayı kazasız belasız teslim ederek bavullarımızı tren garındaki emanet bölümüne teslim ettikten sonra sıra Floransa’yı dolaşmaya geldi. Burası da metrekareye beş turist düşen şehirlerden biri, ilk fotoğraf Duomo olarak da bilinen Santa Maria del Fiore katedraline ait.

Floransa da Roma gibi her yerinden sanat fışkıran bir şehir, eğer sokakta gördüklerini yeterli gelmezse ünlü sanat galerisi Uffizi’yi de gezebilirsiniz. İtalyan Rönesans’ının önemli eserlerinin sergilendiği galeride hala doymadıysanız resim ve heykele doyacağınızın garantisini verebilirim.

Uffizi’den bir tavan görüntüsü

Görülmesi gereken bir başka eser de Ponte Vecchio yani Eski Köprü’dür.

Üzerimizdeki tatlı yorgunlukla Floransa’dan sonra son durağımız olan Venedik’e yine hızlı trenle gittik. Eğer bir tur şirketiyle değil de kendi başınıza dolaşıyorsanız dikkat etmeniz gereken nokta otelinizin ana karada mı yani Mestre’de mi, yoksa Venedik’te mi olduğu. Biz trenden Mestre durağında inerek taksiye atladığımız gibi otelimize geçtik. Tahmin edebileceğiniz üzere buradaki oteller fiyat olarak daha uygun. Venedik’e gitmek için belli saatlerde servis olduğunu öğrenince yine otobüslerle uğraşmak zorunda olmadığımıza sevindik açıkçası. Akşam odamızda dinlenmeye çekildik.

Ertesi sabah anlaşmazlıklardan kaynaklı bir gecikmeyle de olsa Kelebek işe gidince ben de aldım sırt çantamı ve fotoğraf makinemi, vurdum kendimi Venedik sokaklarına. Otelin servisinden inince turist information’a gittim direkt. Bir Türk olarak parayla satılan haritadan almayı tabii ki de uygun görmeyerek otelden aldığım fotokopi harita üzerinde mutlaka görülmesi gereken yerleri işaretlettim. Haritada ilk noktayı bulduktan sonra telefonumdaki GPS’e de güvenerek ikinci mekana doğru yola koyuldum. 15-20 dakika sonra öylesine kaybolmuştum ki daracık sokaklarda GPS sinyali de alamayınca karşıma çıkan bir meydandaki banka oturup aval aval bakınmaktan başka bir şey yapamadım. Oldukça hazırlıksız yakalandığım Venedik’te sokak başlarındaki sarı yön tabelaları günümü kurtardı diyebilirim. Bir iki sokak sonra daha önce pek kimseleri görmediğim yollar kalabalıklaşmaya başladığında anladım ki doğru yoldayım, haritaları bir kenara bırakıp anlamını bilmediğim sarı tabelaları takip ederek Venedik’in nemli havasında ayaklarıma kara sular inene kadar
birçok yeri görmeyi başardım.

Venedik için gönül rahatlığıyla iki gününüzü ayırabilirsiniz, kaybolmak, vapuretta ile kanallarda dolaşmak, gondola binmek ve belki de cam işçiliğiyle ünlü Murano Adası’nı görmek için yeterli olacaktır.

Sonuç olarak İtalya gezisi bizim için çok güzel geçti diyebilirim, umarım siz de bu güzel ülkeyi en kısa zamanda görebilirsiniz, tavsiyem yanınızda mutlaka bir sanat tarihçisi veya arkeolog götürmeniz olacaktır :)