Paris

Avrupa’da bir sürü yeri gezip de Paris’i es geçmek bize yakışmazdı sanırım, o sebeple biz de kendimize bir boşluk yaratıp Aralık ayının ilk günlerinde beş günlüğüne Paris’e kaçtık. (Evet, yazıyı biraz geç yazdım)

Her ne kadar Paris’in en az turist çeken zamanlarında olsak da uygun fiyatlı bir otel bulmak o kadar da kolay olmadı aslında. Çeşitli sitelerde binlerce yorumu okuyunca (tamam abartmayayım yüzlerce olsun) her otelle alakalı mutlaka olumsuz bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Tam “İşte aradığım oteli buldum” dediğiniz anda aslında o bölgenin geceleri pek de güvenli olmadığını turistik sezon haricinde tehlikeli olabileceğini falan öğreniyorsunuz, bir başka oteldeki müşteriler hırsızlıktan, bazıları tahta kurularından, bazıları otelin koktuğundan şikayetçi, liste böyle uzayıp gidiyor, bu da insanın canını sıkıyor haliyle. Biz genellikle 3 yıldızlı, oda-kahvaltı, şehir merkezine yakın otellerde kalıyoruz. Bu kriterlere uygun olan oteller için tripadvisor, booking ve hotels .com sitelerinde arama yaptım ve sonunda Elysees Ceramic adlı otelde karar kıldım.

Yurt dışında otel ararken size tavsiyem otel odalarının küçük olduğundan ve hırsızlıktan şikayet eden yorumlara pek aldırış etmemeniz yönünde olacak. Şahsen ben onlara takılmıyorum çünkü değerli eşyaları asla otelde bırakmıyoruz, sadece bavulun dandirik fermuar kilidini kullanıyoruz, o da sırf eşeğin aklına karpuz kabuğu gelmesin diye. Paris’te ilk gün otele geri döndüğümüzde fermuarın birinin yuvasından çıkmış olduğunu gördük, emin olmamakla birlikte büyük ihtimalle birileri kurcaladı ama çalınacak bir şeyimiz olmadığı için zararsız atlattık.

1

Otelle ilgili tek kötü haber de az önce yukarıda yazdığım şey aslında. Oteli gönül rahatlığıyla hepinize tavsiye edebilirim. Zafer Takı’na (Arc de Triomphe) dolayısıyla Champs-Élysées Bulvarı’na çok yakın. Fransızca’nın nasıl bir dil olduğunu söylememe gerek yok, Champs-Élysées yazıyor da Şanzelize diye biliyoruz biz. En yakın metro istasyonu 2 no’lu mavi hattın geçtiği Ternes, onunla hemen hemen aynı mesafede olan Charles de Gaulle – Etoile ( “Şarl de Guul – İtua” gibi okuyorlar) istasyonu ise dört hattın kesiştiği oldukça büyük bir istasyon. Dolayısıyla bir yerlere gitmek hiç problem olmadı. Kaldığımız oda yeteri kadar büyük ve temizdi, her gün otel görevlileri temizlik için geldi. Resepsiyondaki Reda ve Ines oldukça güler yüzlü ve yardımseverdi. Kahvaltı ve kablosuz internet fiyata dahil olmadığı için oda fiyatı nispeten ucuz sayılır. Biz de kahvaltıda otele bağlı kalmayız alternatifimiz olsun diye düşünerek çok takılmadık ama Paris’te yemek oldukça pahalı olduğundan kişi başı 12€ otel kahvaltısı ücreti oldukça uygun geldi bize dolayısıyla üç gün otelde yedik. Belki internet için bir kullan-at SIM kart alırım diye düşündüğümden internetin dahil olmamasına da çok takılmadık ama en sonunda oteldeki kablosuz internet ile yetinmeye karar kıldık. Reda internet ve kahvaltı ücretlerinde bize güzellik de yaptı sağ olsun, tek bir kullanıcı adı yerine iki tane verdi ve kahvaltılardan birinin fiyatını da almadı. Dolayısıyla eğer Otel Elysees Ceramic’te kalırsanız Reda’yı bulun, sohbet edin, size de kolaylık sağlayabilir.

2

Yola çıkmadan önce araştırdığım konulardan biri de havaalanından otele nasıl gidebileceğimiz oldu. Mesafe çok uzak olduğundan taksi alternatifler arasından ilk çıkan oldu, akabinde tren ve otobüs alternatiflerine baktım. Araştırırken nasıl olsa lazım olacak diye düşünüp seyahat kartlarına da baktım haliyle. En sonunda bizim için ideal olan bir çözüme ulaştım: La Carte Navigo Découverte (Navigo Pass diye biliyor herkes). Gelişmiş olan her şehirde olduğu gibi bütün ulaşım ağında kullanabileceğiniz bu kart aslında turistlere yönelik değil. Turistler için, oldukça kazık olan bir başka kart var istediğiniz gün sayısına bağlı olarak fiyatı değişen ve hangi gün kullanmaya başlarsanız o günden itibaren geçerli olan. Bizim aldığımız Navigo Pass ise Pazartesi başlayarak Pazar sona eren, kart ücreti olarak 5€ ve bir vesikalık fotoğraf ile satın alabileceğiniz, on yıl boyunca geçerli olan bir kart idi, şansımıza uçağımız Pazartesi olduğu için iyi denk geldi diyebilirim. Hazırlıklı gittiğimiz için tren istasyonundaki gişeden birer tane satın aldık, havaalanı ve Disneyland’a da gidebilmek için zone 1-5 arasında geçerli olacak şekilde 30€’luk haftalık sınırsız seyahat hakkı yüklettik ve sorunsuz bir şekilde her yere kolayca ulaştık.

  1. Gün Pazartesi

Uçaktan iner inmez haliyle ilk durak otel olmak zorunda. Havaalanından şehir merkezine bir nevi banliyö treni olan RER B hattı gidiyor. Ücretsiz olarak her yerde temin edebileceğiniz metro haritasından rotamızı belirleyip önce RER B, ardından RER A trenlerine binerek otelimize ulaştık. Özellikle büyük istasyonlarda hangi yöne giden trene bineceğinizi bilmek ilk planda biraz zor geldi bana, çözemeyince birisinden yardım istedik. Bir bey yarım yamalak İngilizce’siyle bize yardım etti sağ olsun. Hani Fransız’lar turist sevmez diye biliriz ya o kısmen doğru sayılır, suratsız da çok içlerinde güler yüzlü olan da…

Otele eşyaları atar atmaz ilk durak haliyle en yakın nokta olan Zafer Takı oldu, oradan da Champs-Élysées boyunca aşağı doğru yürüdük. Yılbaşı yaklaştığı için süslenmiş olacağını tahmin ediyorduk ama şahsen beklentimi biraz yüksek tutmuş olacağım ki öyle pek şaşaalı gelmedi bana.

3

Cadde’nin alt taraflarında “Christmas Market” tadında çadırlar vardı biz gittiğimizde. Havanın soğuk olmasına aldırmadan oralarda da dolaştık bolca ama pek ilgimizi çeken şeylerle karşılaşmadık açıkçası. Büyük bir dönme dolap da var tam o noktada, ona da binmemeye karar verdik, caddenin diğer tarafından yürüyerek otelimize döndük.

4

  1. Gün Salı

Sabah otelimizde kahvaltı etmedik, malum Paris’in cafeleri meşhur, kendimize göre bir yer bulur kruvasan yer kahve içeriz dedik. İlk durağımızı da Eiffel Kulesi olarak belirledik bindik 6 No’lu metroya, Nation yönüne. Eiffel’e en yakın durağın adı enteresandı Bir-Hakeim, üstelik hemen kulenin dibinde de inmiyorsunuz, biraz yürümek lazım. Benim bildiğim bu meşhur kule Paris’in her yerinden görünmesiyle bilinirdi, pek öyle değil, arada kalmış desem başım ağrımaz. Bilemiyorum belki de şehrin diğer taraflarından gelirken öyledir…

Metrodan inince bir cafeye oturduk planladığımız üzere kahvemizi içip kruvasanımızı yedik, bir de her yerde deli gibi waffle vardı, ünlü galiba diyerek ondan da istedik. Waffle çok kötüydü, üstelik bir ton para ödedik ve çıktık.

5

Eiffel etkileyici gerçekten, tahmin ettiğimden daha büyüktü. Ayakları altında dolaşmak keyifli. Üst katlara çıkmak için uzunca bir sıra vardı haliyle, biz de soğukta beklemeye üşendik, internetten randevu alır ertesi gün sıra beklemeden gireriz, belki gün batımını izler, gece ışıkların yanmasını bekleriz diye düşündük. Evdeki hesap çarşıya uymadı gerçi o sıradan daha uzununu son gün bekledik, üstelik güneş batımını da göremedik. Son gün bölümünde detaylı anlatacağım Eiffel tecrübemizi.

Oradan yürüyerek nehir kenarına indik. Paris’te hop-on-hop-off kullanmayacağımız için tekne turu yapmak keyifli olabilir diye düşündük. Eiffel’e en yakın noktadaki durakta birçok tur şirketi var, hepsiyle konuştum, belki Navigo Pass’ın geçerli olduğu bir toplu taşıma aracı falan vardır diye düşünerek lakin yokmuş. Yine de bir tanesi şimdi hatırlayamadığım bir oranda indirim yaptı, biz de ona bindik.

Tekne biletimiz günlük olduğu için güzel bir planlama ile önce Saint-Germain-Des-Paris durağında indik.

Amacımız hem burayı gezmek hem de buraya çok yakın olduğunu ipad vasıtasıyla öğrendiğim meşhur Cafe de Flore’de bir şeyler yemek. Derdimiz yine ne yesek ne içsek olduğu için fazla vakit kaybetmeden yürüyerek mevzubahis cafeye geçtik. Her zaman geleneksel yemekler peşinde olan ben soğan çorbası içtim. Yanına da Club Sandwich söyledik. Fransızlar garip insanlar sanırım yan masada bildiğin haşlanmış yumurta yiyen adamlar vardı.

Oldukça pahalı olan bu cafeden sonra yürüyerek Seine nehrinin ortasında kalmış adacıkta olan meşhur kiliseleri Notre Dame’a geçtik. Köprülerden birinin bütün korkulukları kilitlerle doluydu, enteresan fotoğraf kareleri yakaladık. Paris gezisi öncesi araştırma konusunda biraz tembellik yaptığım için komple kilit ile kaplanmış bu köprüyü görmek güzel bir tesadüf oldu bizim için. Sonradan araştırdığımda öğrendim ki aşıklar sevgileri sonsuz olsun diye buraya kilidi takıp anahtarını da Seine nehrine atıyorlarmış. Geçenlerde okuduğum bir habere göre bu köprü üzerindeki kilitleri kaldırma kararı almış belediye, çünkü ağırlığı 45 tonu bulmuş artık bu kilitlerin.

Çok fazla müze-tarih seven insanlar olmadığımız için sanırım artık kiliseler ve içindeki, duvarlarındaki şaheser resim ve heykeller beni o kadar etkilemiyor. Dolayısıyla Notre Dame ve çevresinde pek fazla vakit kaybetmeden dolaşmaya devam ettik.

Kelebek de ben de yeni bir yeri ziyaret ettiğimizde sokaklarında kaybolmayı, cafelerinde oturmayı, parkta insanları izlemeyi, mümkünse bir konser, opera, bale vb. bir gösteriye katılmayı seviyoruz. Türkiye’de yaşamaktan bazen o kadar çok sıkılıyorum ki insanların birbirine saygı duyduğu medeni bir toplum içinde bir hafta geçirmek bile bana iyi geliyor doğrusu.

Neyse efendim, fazla etliye sütlüye bulaşmadan yazıya devam edeyim ben en iyisi. Şehrin oldukça orta bir noktasında olduğumuzdan ne yapacağımıza pek karar veremedik o yüzden de dedik ki bari şu güzel tekne turunu tamamlayalım, sonra otele yakın bir yerlerde inip yürürüz, çok yorulursak metroya bineriz.

Tekne turunu tamamladıktan sonra saat oldukça geç olmuştu, çok yorgun olmadığımız için La Louvre durağında indik. Müze etrafında biraz dolandık oradan da yürüyerek otele geçtik.

  1. Gün Çarşamba

Bugün oldukça merak ettiğimiz Montmartre bölgesine gitme kararı aldık. Resepsiyondan biraz destekle Sacré-Cœur kilisesine ulaşmanın otobüs ile daha kolay olduğunu ancak otele çok yakın olan 2 nolu metro hattının da Mouiln Rouge’un dibinde bıraktığını öğrenince o yolu izledik. Üstelik yine çok merak ettiğimiz bir cafe olan Cafe Des 2 Deux da böylece yolumuzun üzerinde kalmış oldu.

Montmarte Paris’in en yüksek noktası olduğu için şehrin büyük kısmını görebileceğiniz en güzel noktalardan biri diyebilirim. Bu bölgenin meşhur olması aslında önemli ressamların stüdyolarına ev sahipliği yapmasından gelmekte. Yazın giden arkadaşlar sokak ressamlarının yolunuzu kesip resminizi yapmak istediğinden bahsediyordu. Biz bu ressamlara tepenin en üst noktası olan Sacré-Cœur Bazilikası’nın olduğu meydanda rastladık. Dolaşması keyifli ama iyi ki yakamıza yapışan fazla adam olmadı, çünkü çok rahatsız edici olacağını düşünüyorum.

Metrodan Blanche durağında indik, orası zaten direkt olarak Moulin Rouge’un olduğu yer. Gündüz vakti olduğu için pek bir numarası yoktu, biz de fotoğraf çekip yolumuza devam ettik. Orada takılırken, fotoğraf çekmemizi rica eden bir aile ile karşılaştık, onların Bulgaristan’dan gelmiş olması da enteresan bir tesadüf oldu.

12

Özellikle iki paragraf bekledim bakalım aranızda Cafe Des 2 Deux’un aslında Amelie’nin çalıştığı yer olduğunu hatırlayacak olan oldu mu diye, bir yerde duymuş ama nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyorsanız diye bilgi vereyim bari. Bizden kaçmadı tabi hemen gidip orada da bir şeyler içtik, fotoğraf çekip yukarı doğru devam ettik.

Yukarı çıkan yol tam bizim sevdiğimiz türden, hayatın içinden bir kesit gibi, canlı ve sıradan. Ancak biraz yokuş… Dedim ya burası Paris’in en yüksek noktası, biz de yürüme kararı aldık malum giderek kötümser bir hava kaplıyor içimizi. İşte tam o sırada Finiküler hattını gördük (yuppi) üstelik Navigo Pass varsa ücretsiz (yuppi). Atladık hemen Bazilika’ya çıktık. İşte bahsettiğim manzara da tam bu noktada. Yüzlerce turist etrafta, ellerinde Eiffel kulesinin onlarca çeşidini satan sokak satıcıları da her yerde. Yani bizim hiç ilgimizi çekmedi, gerçi ben yine de bir dolaştım içerisini.

14

Kiliseden çıktıktan sonra etrafta biraz daha dolandık, bu bölgede dolaşmak keyifli gerçekten, tavsiye edebilirim. Ancak dolaşmak istediğimiz daha önemli bir bölge var, Champs-Élysées’nin meşhur markalarının olduğu cadde. Her ne kadar Louis Vuitton, Cartier gibi bazı markalar cadde üzerinde olsa da, alışveriş sokağının aslında Montaigne olduğunu öğrendik. 1 ve 9 no’lu hatların geçtiği Franklin D. Roosevelt durağında indiğinizde direkt olarak Avenue Montaigne’in başında buluyorsunuz kendinizi. Dünyaca ünlü birçok markanın mağazasının olduğu bu caddede dolaşmak oldukça garip bir tecrübe. Her mağazanın önünde siyah takım elbiseli bir adam duruyor, siz içeri girmek isteyince kapıyı açıp karşılıyor. Öyle olunca bildiğin korktuk önce, sonra baktık ki Uzakdoğulular hiç çekinmeden girip çıkıyor, bizim ne eksiğimiz var diyip daldık Christan Dior’a. Kapıdaki takım elbiseli adam yetmiyor gibi kendinizi uzun boylu sarışın bir kadının önünde buluyorsunuz ne istediğinizi soran. Dedik ki oje alacağız, o bize eşlik etti ilgili reyondaki ilgili satış temsilcisine kadar. Ojemizi aldık, satış görevlisi bayan görmemiş olduğumuzu anlayınca parfüm de sıkmak ister misiniz diye sordu. Biz istemeyince biraz şok oldu ama iyi idare etti doğrusu, o da bizi ücreti ödeme yerine yönlendirdi. “Ücret ödeme yeri” dedim özellikle oraya kasa demeye dilim varmadı, iki kişinin çalıştığı küçük bir bölme burası, önünde bir sandalye var oturuyorsunuz. Parayı veriyorsunuz, o size fatura ve teslim alma fişi veriyor, onları tekrar ojeyi aldığınız yere götürünce çok şık paketlenmiş ojenize kavuşuyorsunuz.

15

  1. Gün Perşembe

Disneyland… Büyüklerin çocukluklarına dönebilecekleri en güzel yerlerden biri…

17 (1)

Beklentilerinizi fazla artırmak istemiyorum, o yüzden anlatırken abartmayacağım. Disneyland’da neler yaptığımızı anlatmak yerine elimden geldiğince faydalı bilgiler paylaşmaya çalışacağım.

Paris’e gitmeden önce biraz araştırma yapmıştım bilet fiyatlarıyla ilgili ve şimdi maalesef hatırlamadığım bir blog sayfasından öğrendim ki resmi web sitesinde seçtiğiniz bölgeye bağlı olarak bilet fiyatları değişiyor. O yüzden bilet elimizde olsun önceden alalım falan gibi düşünüp Türkiye’den bilet almaya kasmayın. İki kişilik tecrübeye dayanarak söylüyorum ki bilet fiyatları Fransa’ya özgü olan sayfada en ucuz oluyor. Google translate sayesinde belli bir yere kadar ilerlemek hatta satın alıp bastırmak mümkün. Eiffel kulesine çıkmak için kuyruk görünce Disneyland’da da patlamayalım diye Salı akşamı internetten satın alacak ve biletleri resepsiyondaki yazıcılardan bastıracaktım ama sağlamcı bir adam olduğum için otel resepsiyonundan destek almayı tercih ettim.

Çarşamba sabahı resepsiyona indiğimde durumu anlattım, dedim ki “Uluslararası sitesinde fiyat Fransız sitesine göre çok daha pahalı bana yardımcı olur musunuz?” Resepsiyondaki bayan da “Siz ne kadara buldunuz?” diye sordu, “45€” dedim, “Mümkün değil, biz bile burada 60€’ya satıyoruz, bilet gişesine giderseniz 80€” diye cevap verdi. Ben önce itiraz ettim biraz, sonra iş başa düştü diyerek vazgeçtim dışarı çıktım. Sonra Montmarte bölgesine gitmek için haritalarla uğraşmayayım onu da resepsiyona sorayım diye geri dönünce “Dediler ki, haklıymışsınız, resmi sitesine baktık gerçekten de 45€.” Hal böyle olunca ben de satın almaları için rica ettim, işlemleri halledip bize direkt çıktı aldılar. Hem paramız cebimizde kaldı, hem de uğraşmadan sıra beklemeden kolayca giriş hakkını sağlamış olduk. Fiyatın dipte olmasının iki sebebi var, Fransa’da okul zamanı olması ve hafta içi gidiyor olmamız.

17 (2)

Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim, parkta Disneyland ve Walt Disney Studios adında birbirinden bağımsız iki adet bölüm bulunuyor. Bana sorarsanız iki parkı bir günde dolaşmaya kalkmak mümkün değil, hatta biz sadece bir tanesine girmemize rağmen zaman yetmedi diyebilirim.

17 (4)

Disneyland Park biraz daha çocuksu içeriğe sahip, Peter Pan, Alice’in Labirenti, Uçan Fil Dumbo, Alaaddin’in Lambası, Pinokyo, Uyuyan Güzelin Kalesi, Mickey Mouse, Pocahontas, Atlı Karınca gibi. Ancak bunların yanında Pirates of the Caribbean, Phantom Manor (Perili Köşk), Indiana Jones gibi temalar da var. Bunların isimlerini okuduktan sonra kafanızda çocuksu şeylerin uyandığını biliyorum ancak sadece dekor olduklarını söyleyebilirim. Hangi aletin nasıl bir şey olduğunu burada anlatmaya çalışsam altından kalkamam, ben fikir sahibi olmak için videolarını seyrettim gitmeden önce, iyi de oldu, en azından biraz fikrim oldu. Daha önce hiç adam gibi bir hızlı trene binmemiştim burada gözünü çıkarttım, Indiana Jones, Big Thunder Mountain, Space Mountain çok sağlam trenler, şahsen bayıldım lakin Kelebek ilk girdiğimiz Indiana Jones’tan sonra çabuk pes etti ve adrenalin yerine eğlenceli şeyleri tercih etti. Fazla adrenalin sevmeyenler için çok daha fazla imkan olduğunu söyleyebilirim. Bence en eğlencelileri, Buzz Lightyear Laser Blast, Pirates of Caribbean, Phantom Manor. Dedim ya biz bütün gün gezdik bitiremedik, şimdi de saymakla bitmeyecek, siz en iyisi mi kendinize bir güzellik yapın da burayı ziyaret edin bir gün.

17 (17)

İkinci park yani Walt Disney Studios içerik olarak biraz daha yetişkinlere özel ancak gidip de gezme şansımız olmadı, zaten bileti alırken karar vermeniz gerekiyor. Eğer bir gününüz varsa bence mutlaka sadece tek bir parkı tercih edin. Burada daha az alet var sanırım ama Western veya araba şovları var içinde. Gidecekseniz iyice araştırın mutlaka, burada da Twilight Zone Tower of Terror’ü çok methediyor herkes.

17 (23)

Son olarak özellikle yaz günleri uzun kuyruklar beklememeniz için özel bir imkan olduğundan bahsetmek isterim. Bazı popüler aletlerde “Fastpass” uygulaması var. Biz Aralık ayında ve haftaiçi gittiğimiz için neredeyse hiç kuyruk beklemedik diyebilirim ama eğer yoğun bir zamanda ziyaret ederseniz ilk işiniz önünde uzun kuyruk olan bir alet için elinizdeki bilet ile bir fastpass bileti alın. Bilet size hangi saatte girebileceğinizi söyleyecek, siz de o saat aralığında aynı alete giderseniz çok daha kısa olan bir kuyruk bekleyerek girebileceksiniz. Aynı anda sadece bir alet için fastpass alabiliyorsunuz. Onu kullanmadan yeni bir fastpass alamazsınız, bilginize…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben Disneyland gezisini biricik kızımızla yapmak istediğimiz ikinci gezi öncesinde bir keşif turu gibi düşündüm, biraz da o yüzden Disneyland Park kısmına girmeyi tercih ettim ama inanın hiç pişman olmadım. İmkanımız ve fırsatımız olursa 3-4 günlük bir Disneyland turu bile düşünebiliriz ileride, anca tadı çıkar sanırım…

  1. Gün Cuma

Paris’teki son tam günümüz için pek bir plan yapmadık. Birçoğunuzun “Aaaa La Louvre kaldı” dediğinizi duyar gibiyim, lakin daha önce de söylediğim gibi pek müze-tarih insanları değiliz. Bu sebeple son günü şehirde kaybolmak, hayata biraz karışabilmek için dolaşmaya yönelik plan yaptık. Otelimizin olduğu bölge çevresinde biraz turlayarak başladık, daha önce gözümüze kestirdiğimiz bir iki cadde vardı, oralarda dolaştık. Küçük bir markete girip biraz alışveriş yaptık. Öğleden sonra metro ile Montparnesse bölgesine gittik, yarım yamalak yaptığım araştırmalarda buranın mezarlığının meşhur olduğunu birçok ünlünün burada yattığını biliyordum, o sebeple oradan başladık lakin o taraflara gidince ziyaret etmemeye karar verdik.

Yürüyerek Notre Dame’a giderken Lüksemburg Sarayı’ndan ve önündeki güzel parktan geçtik. O taraflarda pek fazla gezilecek yer olmadığını fark edince yorulduğumuza değmedi aslında yine de iyi bir yürüyüş oldu diyebilirim. Seine’e varınca metroyla Champs-Élysées üzerindeki meşhur Ladureé Pastanesi’ne gittik. Burada da sizi uzun kuyruklar bekliyor, malum turistik bir şehirdesiniz, size eziyet etmek için her fırsatı kullanıyor olacaklar. Ladureé meşhur olabilir ancak denediğimiz şeyler pek de o kadar müthiş değildi doğrusu.

18 (1)

Macaronu ünlendiren pastane sanırım burası ve Paris’te her yerde bu minik şirin tatlılardan var ancak bana şeker ve gıda boyasından ibaret gözüktüğü için pek çekici gelmiyor, yine de siz bilirsiniz tabii.

18 (2)

Eiffel’e kuyruk beklemeden çıkmak için aylar öncesinden bilet almak gerektiğini söylemişti Reda, ben pek inanmadım ama internetten rezervasyon yapmaya çalışıp başarısız olunca el mecbur girdik kuyruğa. Uzun bir bekleyişten sonra biletlerimizi alıp bindik asansöre. Yazının başında da dediğim gibi etkileyici bir yapı Eiffel. Zamanında fuar kapısı olarak inşa edilmiş, fuar bitince kaldırılmak istenmiş ama bir şekilde kaldırılamamış, günümüzde ise Paris denince akla ilk gelen şeylerin başında olan bir metal yığını aslında. İki seviye var çıkılabilecek, oraya kadar gitmişken en tepesine çıkın mutlaka, yükseklik korkunuz varsa görüntü rahatsız edici boyutlarda haliyle, yine de kenara çok yaklaşıp da aşağı bakmadığınız sürece sorun olmaz bence.

Paris genel anlamıyla fazla abartılmış bir şehir bence. İtalya tarih ve sanat bakımından, Londra müzeler ve köprüler bakımından çok daha görülesi yerler diye düşünüyorum. Bilemedim, belki de biz çok Paris modunda değildik, neyse uzun bir yazı oldu sanırım, sıkılmadan okuduysanız ne mutlu bize, uzun zamandır sessiz kaldık biliyorum ama yine de sizden yorum ve önerilerinizi bekliyoruz.